Müslim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müslim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2012 Salı

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V) MÜJDELEDİĞİ



PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V) MÜJDELEDİĞİ
(6-Sağ elinin verdiğini, sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse;)
 
 

Rabbin Gazabını Söndüren, Kulunu Rabbine Sevdiren

Erol DEMİRYÜREK -
  
“ …Sağ elinin verdiğini, sol elinin bilmeyeceği bir gizlilikle sadaka veren kimse…”
Samimiyetin ölçüsü fedakârlıktır. Fedakârlık yapmayanların samimiyetine inanılmaz. İslam’a gönül veren samimi müminler, Allah yolunda mallarını ve canlarını fedâ ederek sadakâtlerini ispat ederler. Allah’ın irâdesi hâkim olsun, insanlar İslam’la buluşsun diye malından ve canından fedakârlık yapmanın adı da cihâddır. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Müminler, ancak Allah’a ve Resûlü’ne iman eden, sonra hiçbir şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihâd edenlerdir. İşte onlar sâdık olanların tâ kendileridir.” ( Hucurât 49/15) Malla yapılan cihâdın yanında, Allah rızası için yapılan her türlü harcamanın ve iyiliğin genel adı “sadaka”dır.
Sadaka kelimesi, Arapça ” s-d-q” fiil kökünden gelir. Gönüldeki ile ondan haber verenin sözünün birbiriyle uyumlu olması[1] ; yani özün ve sözün bir olması anlamına gelen “sıdk” kelimesiyle de bağlantılıdır. Sadaka, ancak imanla uyumlu ve onu doğrulayan bir yardımın ve iyiliğin ifadesidir. Yine o, gaybe iman ve namazdan sonra müttakî olmanın en önemli göstergesidir.[2] Yoksa yardım ve iyilik ne kadar büyük olursa olsun içinde riyayı barındırıyorsa sadaka olarak adlandırılamaz. Kur’ân-ı Kerim, Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı halde mallarını insanlara gösteriş için harcayanlara şeytanın arkadaş olacağını haber vermektedir. (Nisa 4/38)
Yüce Rabbimiz, mallarını Allah yolunda harcayanlara verilecek kat kat mükâfatı harika bir benzetmeyle resmetmiştir: “Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir tohum gibidir ki, her başakta yüz tohum vardır. Allah dilediğine kat kat verir. Allah bol bol veren, her şeyi bilendir.” (Bakara 2/261) [3] Mallarını Allah yolunda harcayanlara verilecek bu büyük mükâfat bizi şaşırtmamalıdır. Çünkü “Mal canın yongasıdır.”[4] Öyle ki malından koparılan parça, çoğu zaman kişinin canından koparılmış gibi olur. Yüce Allah insanın infaktan kaçınmasını, onun mizâcında yer etmiş olan cimrilik özelliğine bağlar ve bunu çarpıcı bir misalle ortaya koyar: “De ki: Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir.” (İsrâ 17/100) ”…Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir.” (Haşr 59/9)
Sadakanın büyüklüğü, mükâfatın da büyük olmasını gerektirir. Fakat buradaki büyüklük nisbîdir. Verilen sadakanın büyüklüğünden çok, servetten yapılan fedakârlığın büyüklüğüne bakılır. Sevgili Peygamberimiz, “Bir gümüş para, yüz bin gümüş parayı geçti.” buyurmuştur. Bunun nasıl olabildiğini soran sahâbîlerine de,”Bir adamın sadece iki gümüş parası vardı; onların daha iyi olanını sadaka verdi. Diğer adam ise (çok fazla olan) servetinin yanına gitti ve içinden yüz bin gümüş parayı alıp onu sadaka verdi.” diye cevap vermiştir.[5] Bir defasında da kendisine gelip sahip oldukları yüz altından onunu, on altından birini ve bir altından da onda birlik bir kısmını sadaka verdiklerini haber veren (ve sanki hayır yarışında hangisinin öne geçtiğini öğrenmek isteyen) üç kişiye Efendimiz (as), “Hepiniz sevapta eşitsiniz. Çünkü her biriniz malınızın onda birini sadaka vermişsiniz.” buyurmuştur.[6]
Hiç şüphesiz kendisi de ihtiyaç içindeyken başka muhtaçları düşünen ve az da olsa onlar için mallarını harcayanların fedakârlıkları daha büyüktür. Sözlü kültürümüzde bu durumu anlatmak için, “çok veren maldan, az veren candan” deyimi vardır. Yüce Allah Kur’ân’da, ihtiyaç içinde oldukları halde Mekkeli muhâcir kardeşlerini kendilerine tercih eden Medineli ensârın şahsında îsâr ahlâkından övgüyle bahseder.[7] Peygamber Efendimiz (as), hangi sadakanın daha faziletli olduğunu soran Hz. Ebû Hureyre’ye, “Darda olanın cömertliğidir. Sen (harcamaya öncelikle) bakmakla yükümlü olduğun kimselerden başla.” buyurmuştur.[8]
Sevgili Peygamberimiz (as), geçmiş ümmetler içinde, bilmeden bir hırsıza, zâniyeye ve zengine sadaka veren Müslümanın ilgi çekici hikâyesini bizlere haber vermiştir. Buna göre bu adam, riyâya düşme endişesinden dolayı sadakasını geceleri sokakta önüne çıkan ilk kişinin eline tutuşturmak sûretiyle gizlice vermeye azmeder. Ne var ki adamın karşısına ilk gece bir hırsız, ikinci gece bir zâniye, üçüncü gece de bir zengin çıkar. Gündüze erdiği zaman, insanların kınayıcı konuşmalarından, gece sadaka verdiği kişilerin kim olduklarını öğrenir. Adam, hayal kırıklığına uğramış olsa da ihlâsla verdiği sadakalardan dolayı Allah’a hamd eder. Nihayet gece rüyasına giren bir kişi onu şöyle müjdeler: “Sadakaların kabul edildi. (Verdiğin sadakalar sebebiyle) belki de hırsız hırsızlıktan, zâniye de zinâdan vazgeçer. Zengine gelince, o da ibret alır da Yüce Allah’ın ona verdiği mallardan (Allah yolunda) harcamada bulunur.”[9]
Sadakaların, helâl ve temiz mallardan verilmesi gerekir. Çünkü sadaka vermek temizlenmek demektir: “Müttaki olan, o ateşten uzak tutulacak. O ki malını verir, temizlenir.” (Leyl 92/17 -18.) Kendisi temiz ve helâl olmayan, başka bir şeyi nasıl temizler! Kumar ve faiz gibi haram yolla kazanılan mallardan verilen sadakalar kabul edilmez. Resûlullah (as) bu hususta, “…Allah, ancak güzel ve helâl olanı kabul eder…”[10] buyurmuştur.
Allah yolunda yapılan bir harcama, rızası aranacak Zât’ın şânına yaraşır nitelikte olmalıdır. Kendisinin tenezzül etmeyeceği bir giyeceği, yiyeceği veya parayı başkasına verip bu şekilde Allah rızasını ve cenneti umanlar aldanmıştır. Bunlar, sonsuz zenginlik sahibi ve her türlü övgüye lâyık olan Allah’ı hakkıyla takdir edemeyen, bitmez tükenmez nimetlerle dolu cenneti basit bir bahçe zanneden kimselerdir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin (tiksinmekten dolayı) gözünüzü kapatmadan alamayacağınız pis (ve bayağı) şeyleri vermeye kalkışmayın. Bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır.” (Bakara 2/267) Allah Resûlü (as), “Yemediklerinizi kimseye yedirmeyin.”[11] buyurmuştur. Yine Efendimiz (as), sadaka vermek üzere âdi ve döküntü hurmaları ayırıp asan bir zat için, “Bu sadakanın sahibi isteseydi bundan daha iyisini asardı. Bu sadakanın sahibi kıyamet gününde hurmanın döküntüsünü yiyecektir.”[12] demiştir.
Bir âyet-i kerimede, “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Âl-i İmrân 3/92) buyrulmuştur. Bu âyet-i kerimenin nâzil olmasından hemen sonra sahâbîlerden Ebû Talhâ (ra), Efendimiz (as)’e gelerek en sevdiği ve en kıymetli malı olan “Beyrahâ” isimli bahçesini sadaka vermek istediğini bildirdi. Peygamber Efendimiz (as) bunu memnuniyetle karşıladı ve onu akrabalarına tasadduk etmesini tavsiye etti. Hz. Ebû Talhâ da öyle yaptı.[13] O (ra), dünyada en çok sevdiği malından ayrılarak her şeyden çok sevdiği Rabbinin rızasına kavuşmayı seçti. Peki, bizler ne yapıyoruz? Biriktirdiğimiz mallara, hoşumuza giden meskenlere, konforlu arabalarımıza, paramıza neden kıyamıyoruz? Sanki o mallar bizimle ebediyen kalacak ve sanki biz hiç ölmeyeceğiz! Sanki biz cenneti garantiledik de sadaka vermeye ihtiyaç hissetmiyoruz! Yoksa sadaka vermeye gerek yok mu? Ümmetin fakirleri, mazlumları, dulları, yetim ve öksüzleri ortadan kalktı mı? Hayır! Hayır! Biz, mirasçılarımıza bırakacağımız malları kendi öz mallarımızdan daha çok seven kimseler olduk. Koskoca bir okyanusa benzeyen ahiret nimetleri karşısında bir damla su hükmünde olan dünya hayatını tercih eder olduk. Biz dünya hayatıyla aldananlardan olduk. Rabbim bizlere uyanmayı ve şuurlanmayı nasip etsin. Âmin…
Yüce Rabbimiz, “Ey iman edenler, başa kakmak ve eziyet vermekle sadakalarınızı boşa çıkarmayın.” (Bakara 2/264) buyurmuştur. Başa kakmak ve gönül incitmek, içteki riyâ ve kibirden kaynaklanır. Bu kişi büyüklendiğinden dolayı kendisini mülkün hakiki sahibi olarak görmekte; içindeki riyâdan dolayı da yardım ettiği kimseden kendisine minnet duymasını beklemektedir. “Göklerin ve yerin mirası Allah’a ait olduğu halde, size ne oluyor da Allah yolunda infakta bulunmuyorsunuz?…” (Hadîd 57/10) Yani siz, Allah’ın kendi mülkünden size emanet ve imtihan olmak üzere verdiği malları hak sahiplerine niçin ulaştırmıyorsunuz? Yüce Allah, “Onların mallarında belirli bir hak vardır. (ihtiyaç sahiplerinden) İsteyene de, isteyemeyene de.” (Meâric 70/24-25) buyurmuştur. Allah Resûlü (as) de, kendisine zekât hakkında soru sorulduğunda, “Malda zekâttan başka da hak vardır.” buyurmuş; sonra da, “Gerçek iyilik, yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz değildir. Asıl iyilik… yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunanlara sevdiği maldan harcayan(ın iyiliğidir)…” mealindeki Bakara sûresi 177. âyeti okumuştur. [14] Bütün bunlardan sadaka vermenin, tercihe bırakılan ve onunla fakirlerin minnet altında tutulduğu bir amel olmadığını anlıyoruz. Aslında imkânı olanlar, ihtiyaç sahipleri sebebiyle Allah’ın rızasına kavuştukları için onlara müteşekkir olmalıdır. Efendimiz (as) bir hadislerinde, “Bana zayıflarınızı çağırınız. Çünkü siz onlar sebebiyle yardım olunuyor ve rızıklandırılıyorsunuz.”[15] buyurmuştur. Unutulmamalıdır ki sadaka, karşılıksız bir bağış değildir. Ahirette kat kat geri ödenmek ve büyük bir mükâfat verilmek üzere Allah’a güzel bir borç vermek[16] ve karşılığı cennet olan en kârlı ticarete girmektir. [17]
Sadakada ihlâsa en çok yardımcı olan husus, gizli verilmesidir. Söz Sultânı’nın (as) harika benzetmesiyle, “sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği bir gizlilikle sadaka veren kimse”, başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah’ın (Arş’ının) gölgesinde gölgelendirilecek yedi zümreden birisini temsil etmektedir. Bu hadis-i şerifte söz sanatlarından teşhîs; yani kişileştirme yapılmıştır. İnsanın elleri, birbirlerinden bağımsız, şuurlu varlıklar gibi anlatılmıştır. Âlimler bu hadisi izah ederken, sağ ve sol elin örnek verilmesinin, sadakayı örtüp gizlemede mübalağa için olduğunu söylerler. İki elin birbirine yakınlığı ve sürekli ilişki halinde oluşuyla darb-ı mesel getirilmiştir. Buna göre, sol el çok uyanık ve dikkatli bir insan bile olsa, yine de sadakayı gizli vermedeki mübalağasından dolayı sağ elin verdiğinden haberi olmazdı. Kâdî Iyâz (ra)’dan nakledilen başka bir görüşe göre de, hadisteki sağ ve sol tabirleriyle, kişinin sağındaki ve solundaki insanlar kastedilmiştir. İmam Nevevî (ra) ilk görüşü daha doğru bulmuştur.[18] “Sağ elin verdiğini sol elin bilmemesi” ilkesi, insanın iyiliklerini başkalarına duyurması bir yana, kendisinden bile gizlemesini; yani zihninde sürekli canlı tutarak Rabbe karşı bir tür minnet etme psikolojisine girmemesini gerektirir. Kula yaraşan, kullarına muhtaç olmayan Allah’ın verdiği sayısız nimetleri düşünüp şükür ve kulluktaki acziyetini anlayarak amellerini yetersiz görmesidir.
Hz. Lokman’ın, oğluna nasihat ederken şöyle dediği nakledilir: “Yavrucuğum, sana dört şey tavsiye ediyorum. Bunların ikisini unutacaksın ve ikisini de daima hatırında tutacaksın. Unutacağın iki şeyden birincisi, senin başkalarına yaptığın iyilik. İkincisi de başkalarının sana yaptığı kötülüktür. Daima hatırında tutacağın iki şeyden birincisi Yüce Allah, ikincisi ise ölümdür.”[19] Ayrıca sadakayı gizli vermek, ihsânın en güzel ölçüsüdür. Böylece fakirin rencide olması da önlenmiş olur. Böyle bir iyilik ve yardım, dünyada ve ahirette nice güzel karşılıklarla ödüllendirilir. Hadis-i Şerif’te, “İyilik yapmak, felâketleri önler. Gizli verilen sadaka, RABBİN GAZÂBINI SÖNDÜRÜR. Sıla-i rahim; yani akrabayı görüp gözetmek de ömrü uzatır.”[20] buyrulmuştur. KULUNU RABBİNE SEVDİREN ameller arasında, gizli olarak verilen sadakanın zikredildiği diğer bir hadis-i şerifte de, Allah’ın sevdiği ve buğzettiği üç grup insan anlatılmıştır. Bu insanların ilki, içinde bulunduğu topluluğa gelip kendilerinden bir şey isteyen adama, herhangi bir yakınlıktan dolayı değil de sadece Allah adına sadakasını o kadar gizli verir ki, Allah’tan ve sadaka verdiği adamdan başka hiç kimse yardımını bilmez…[21]Ne mutlu o kimseye ki, insanların sevgi ve övgüsünden kaçar da Allah’ın rızasına ve sevgisine kavuşur.
Yüce Rabbimiz, “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açıktan (Allah için) verenlere Rableri katında karşılığı vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzûn da olmazlar.” (Bakara 2/274) buyuruyor. Rabbim bizleri de o bahtiyâr kullardan eylesin.
Âmin
Erol DEMİRYÜREK -

[1] Rağıb el-Isfehânî, Müfredâtü elfazü’l- Kur’an, Kitâbü’s-Sad “sa-de-qa” maddesi.[2] Bakara 2/3.[3]Sevgili Peygamberimiz de aynı manada olmak üzere, “Her kim Allah yolunda (cihad için) bir harcamada bulunursa, o harcama kendisi için yedi yüz katı olarak yazılır” buyurmuştur. (Tirmizi, Fedâilü’l-Cihâd, 4.)[4] Bu deyimde geçen “yonga” kelimesi,”kesilen, yontulan veya rendelenen odun vb. şeylerden çıkan küçük parça, iri talaş”manalarına gelir.(Büyük Türkçe sözlük, D. Mehmet Doğan Ankara, 1992, s. 1176)[5] Nesai, Zekât:49.[6] Ahmed, 1/96.[7] Haşr 59/9.[8] Ebû Dâvûd, Zekât, 40.[9] Buhari, Zekât, 14; Müslim, Zekât, 78.[10] İbnü’l-Mübârek, Zühd, No:648; Müslim, Zekât, 63.[11] Heysemî, Mecmeu’z- Zevâid III/113, IV/37; er-Rûdânî, Cem’ul-Fevâid, 2798.[12] Ebû Dâvûd, Zekât, 17 No:1608.[13] Buhârî, Vesâyâ, 10; Müslim, Zekât, 43; Ebû Dâvûd, Zekât, 45 No:1689.[14] Rûdânî, a.g.e No:2794.[15] Ebû Dâvûd, Cihâd, 77; Tirmizî, Cihâd, 24.[16] Hadîd 57/11.[17] Tevbe 9/111.[18]En-Nevevî, El-Minhâc Şerhu Sahîh-i Müslim b. Haccâc, thk.: Halil Me’mun Şiyhâ (I-XVIII ve Fihrist), Beyrut 1995, c.7 s.123.[19] Haşiyetü’s-Sâvî ale’l- Celaleyn c.3, s.211; Huzur ve Saadetin Esasları (Lütfi Doğan) DİB yay. Ankara 1988 s.160.[20] Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid III/15; Rûdânî, a.g.e No:2776.[21] Tirmizî, Cennet, 25; Nesâî, Zekât, 75.
 

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN MÜJDELEDİĞİ



PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN MÜJDELEDİĞİ
(5-Güzel ve mevki sahibi bir kadının gayri meşru davetine “Ben Allah’tan korkarım.” diye yaklaşmayan yiğit;)

Ben Allah’tan Korkarım

Halid AKILLI –
وَرَجُلٌ دَعَتْهُ امْرَأَةٌ ذَاتُ مَنْصِبٍ وَجَمَالٍ ، فَقَالَ : إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ
“…Güzel ve mevki sahibi bir kadının davetine “Ben Allah’tan korkarım.” diye yaklaşmayan erkek…”[1]
İnsan nefsi, istek ve arzularla donatılmıştır. Kadının erkeğe, erkeğin kadına olan meyli, helal olan güzelliklerin oluşmasına neden olduğu gibi haramların oluşmasına da neden olmaktadır. İslâm, iki cins arasında ilişkinin kurulmasına, belli ölçüler dâhilinde müsaade etmiştir. Evlilik yoluyla, aile bağının kurulmasına izin vermiş; bunun dışındakileri haram kılmıştır. İnsanın düşmanı olan şeytan ve onun yandaşları, kadın ve erkeğin birbirine olan arzu ve isteğini kullanıp onları haram olan fiiliyatlara yönlendirerek Allah Teâlâ’ya isyan ettirmeyi ister. İman ve akıl sahibi Müslüman kadın ve erkeğin bu konuda çok dikkatli ve uyanık olması gerekir.
Bir erkek için gençlik, güzellik, servet gibi her türlü cazibe unsuruna sahip olan bir kadından, üstelik kimsenin bulunmadığı tenha bir yerde gelecek davet ve iltifata “hayır” diyebilmek, karşılaşabileceği imtihanların en ağırlarından biridir. Elbette ki bir kadın için de durum farklı değildir. Allah Resûlü (sas), zorluğundan dolayı bu imtihandan geçen kişiyi, arşın gölgesi altında barındırılacak gruplar içinde saymış ve onun bu şekilde âhiretteki sıkıntılardan kurtulacağını belirtmiştir.
Hadis-i şerifte tanımlanan kadının özelliklerine baktığımız zaman imtihanın ne kadar büyük olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Güzellik sahibi bir kadın, doğal olarak bir erkeğe cazip gelir. Buna bir de makam, mevki ve zenginliği eklenirse kadındaki cazibe daha da artar. Kadın, yaratılış itibariyle iltifat gören, sevilen ve arzu edilendir. Bir erkek, kadına duygularını ifade ederken endişe içerisindedir. Kadının göstereceği olumsuz tepkiden, ailesinden, toplumun tepkisinden çekinebilir. Ancak hadiste bahsi geçen kadın, hem davet eden hem de güç ve para sahibi olduğu için çekinmeyen bir kimsedir. Böyle bir şahıstan gelecek teklife karşı iman devreye girer.
Kur’ân’ın tanıttığı gibi Rabbini tanıyan ve samimi olarak O’nun sıfatları hakkında düşünen bir mü’min, Allah Teâlâ’nın yüce azameti ve şanı karşısında içi ürpererek korkmaya başlar. O’nun zatına karşı son derece saygı ve hayranlık dolu bir korku besler. Bu korku, kişinin imanının ve tefekkürünün derinliği derecesinde artar.
Allah korkusu; mü’minin imanını, Allah’a olan sevgi ve saygısını artıran, kişiyi Allah’ın razı olmayacağı bir tavır içine girmekten sakındıran, nefsinin taşkınlıklarını, sınır tanımaz kötülüklerini dizginleyen, sürekli iyilik yönünde harekete geçiren bir korkudur. Bu korku sayesinde kul, Allah’ın azabından uzaklaşır, Allah’ın rızasına, rahmetine ve cennetine yakınlaşır ve Allah Teâlâ’ya itaatten dolayı da çok büyük bir manevi hazza ulaşır. İster herkesin içinde ister yalnız başına yapsın, ister açığa vursun ister saklasın, Allah’ın açığı da gizliyi de, gizlinin gizlisini de bildiğini ve tümünden sorguya çekileceğinin bilincindedir. “Günahın açıkta olanını da, gizlisini de terk edin. Çünkü günahı kazananlar, yüklene geldikleri nedeniyle karşılık göreceklerdir.”[2]
Allah korkusuna erişmiş kullarda, iffet duygusu gelişir. Bu duygunun getirdiği uyanıklık sayesinde her türlü imtihanda, Allah Teâlâ’nın inayetiyle muvaffak olunur. İffet; genel anlamıyla, iradenin gücünü kullanarak cismanî ve şehevî arzuları kontrol altına almak, zinadan ve sadece dünyevi zevkler peşinde koşarak yaşanacak bir hayattan uzak durmak demektir. İffet duygusuyla kulluk şuuru arasında birebir bağlantı vardır. Dünya hayatını yaşanacak tek yer gören zihniyete göre kişi, kendi bedeninin tek sahibidir ve kimseye karşı sorumluluğu yoktur. Hesap vermesi gereken hiçbir otorite de yoktur.
İslâm dini, bu düşünce ile farklılık arz eder. Kullar bedenlerinin gerçek mâliki olmadıkları için ona diledikleri gibi davranma hakkına da sahip değildirler. O, Hakiki Sahibi’nden kendilerine bir emanettir. Kim sahipse kuralı o koyar. Hakiki Sahibi’ni tanıyan insan, bedenini kendi hevesleri ya da gelip geçici arzuları doğrultusunda değil, her bir uzvunun ve duygusunun var edicisi Rabbinin emirleri doğrultusunda kullanmaya çalışır. Şehvet duygusunu, ilahî ilkeler doğrultusunda meşru yolda ve helal dairesinde kullanır. Kur’ân-ı Kerim iman edenlerin, iffetli, hayâlı ve edep yerlerini koruyan insanlar olduklarını anlatır.[3] Mükâfat olarak da bağışlanmayı müjdeler:
“Şüphesiz, müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, gönülden (Allah’a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah’a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah’tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah’tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çokça zikreden erkekler ve (Allah’ı çokça) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır.[4]
Hadis-i şerifte anlatılan misalin benzeri Kur’ân ’da Yusuf sûresinde anlatılmaktadır. Hz. Yusuf böylesi bir imtihanla karşı karşıya kalmış; evinde kaldığı kişinin hanımının arzusuna uymamış ve Rabbinin burhanıyla imtihanı kazanmıştır. Bu tercihi, zindana atılmayı göze alarak yapmıştır. Böylece Rabbimiz kulundan razı olmuş ve dünya nimetlerini ona râm etmiştir. Kur’ân’da kıssasını zikrederek hem bize öğüt vermiş hem de Hz. Yusuf’un yüceliğini anlatmıştır.
Allah Teâlâ inananlara, Hz. Meryem kıssası ile de hayâ ve iffetin kula kazandırdığı makamı anlatmıştır. Cenâb-ı Hakk, Hz. Meryem’in bu üstün ahlakını Kuran’da şöyle haber vermektedir:
“İmran’ın kızı Meryem’i de (Allah örnek verdi). Ki o kendi iffetini korumuştu. Böylece Biz ona ruhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı.”[5]
Cahiliye toplumunun kadınları, kendilerine uygun görülen ve nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelen ortak bir karakteri yaşamaktadırlar. Hiçbir değeri olmayan, erkeğin arzu ve isteklerini tatmin etmesi gereken bir meta’… İslâm dini ise kul olarak kadını erkekten ayırmamış, ahlakî ilkeler konusunda ikisini de aynı oranda sorumlu tutmuştur. Hz. Meryem, mü’min kadının taşıması gereken bir örnek olarak takdim edilmiştir.
Her türlü gayr-i meşrû kadın-erkek ilişkilerinin, kitle iletişim ve haberleşme vasıtalarıyla yaygınlaştırılmaya çalışıldığı günümüzde iffet sahibi olmak her zamankinden daha büyük önem arz etmektedir. Efendimiz (sas) asırlar öncesinden bizi şöyle uyarmaktadır: “Öyle bir zaman gelecek ki, imanı muhafaza etmek elde kor tutmak gibi olacak” [6]
Günümüzde zina ve türevleri aleni yapılır hale gelmiştir. Televizyon ve internet sayesinde evlerimiz, sokaklarımız fuhşiyâta mekân olmuş haldedir. Gerek evli gerek bekâr her erkek ve kadının iffetini koruma savaşı vermesi gerekmektedir. Ailelerin de özellikle gençlere bu mücadelede yardımcı olması gerekir.
Günümüz insanı, özellikle de gençler bu zor imtihana çokça muhatap olmaktadır.
Bu durumda kalan her mü’mine yol göstermesi açısından Hz. Peygamber ile bir genç arasında geçen konuşmayla yazımıza son verelim.
“Bir genç, Allah Resûlü’nün huzuruna gelir ve ona şöyle der:
- Ey Allah’ın Elçisi! Zina etmeme izin ver!
Orada bulunan sahabiler bu istek karşısında şaşırırlar ve genci susturmak isterler. Ancak Resûlullah onu yanına çağırır ve aralarında şu konuşma geçer:
- Böyle bir şeyin senin annenle yapılmasını ister miydin?
- Anam babam Sana feda olsun Ey Allah’ın Resûlü, istemezdim.
- Hiçbir insan da anasına böyle bir şey yapılmasını istemez! Senin bir kızın olsaydı, ona böyle bir şey yapılmasını ister miydin?
- Canım Sana feda olsun Ya Resûlallah, istemezdim.
- Hiçbir insan da kızı için böyle bir şey yapılmasını istemez! Halanla veya teyzenle böyle bir şey yapılmasını ister miydin?
- Hayır, Ya Resûlallah, istemezdim!
- Kız kardeşinle ister miydin, bir başkası onunla zina etsin?
- Hayır, hayır, istemezdim!
- İşte hiç kimse halasıyla, teyzesiyle ve kız kardeşiyle zina edilmesini istemez.
Bu konuşmadan sonra Allah Resûlü, elini bu gencin göğsüne koyar ve şöyle dua eder:
- Allah’ım! Bunun günahını bağışla, kalbini temizle ve namusunu muhafaza buyur.”[7]
Halid AKILLI

[1] - Buhâri, Ezan 36, Zekât 16, Rikâk 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2.[2] -En’am,6/ 120.[3] – Mü’minûn,23/ 5-7.[4] -Ahzâb,33/ 35.[5] -Tahrim, 66/12.[6] – İbn-i Mâce, 2/1306.[7] – Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/256- 257.

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN MÜJDELEDİĞİ


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN MÜJDELEDİĞİ
(4-Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan;)

Nerede Benim Rızam İçin Birbirini Sevenler


- Berra KEPEKCİ
“…ورَجُلان تَحَابَّا في اللَّهِ اجْتَمَعَا عَلَيْهِ وَتَفَرَّقَا عَلَيْه…”
“…Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan…”
Hadis-i şerifte geçen “habbe ( حَبَّ )” kelimesi, bir lezzet, fayda veya faziletten dolayı sevmek anlamına gelmektedir.[1] Hadisin bağlamı dikkate alındığında, buradaki sevmenin faziletten kaynaklanan bir sevgi olduğu anlaşılır. Yani Allah (cc)’a iman etme faziletine ulaşmış bir kimseyi, sırf bu faziletinden dolayı sevmek. Bu, Allah Teâlâ’yı sevmeden ulaşılabilecek bir muhabbet değildir. Ancak imanın anlamına vakıf olan mutmain bir kulun idrak mertebesidir. Zira bu sevgide, ne menfaatin ne de zarar görmenin yeri vardır.
Hz. Peygamber, bir sahâbînin “Ya Resûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zalimse nasıl yardım edeyim?” sorusuna binaen “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir.” (Buhârî, Mezâlim 4; Tirmizî, Fiten 68) buyurur. Mümin, nasıl sevgisiyle mazlum din kardeşinin yardımına koşuyorsa zalim din kardeşinin de zulmünü engelleyerek ona yardım eder. Yardımın tek sebebi, iman kardeşliğinin verdiği sevgidir.
Bu sevginin toplumsal tezahürü, Hz. Peygamber döneminde Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki ilişkinin değişiminde müşahede edilir. Medine’de bulunan her iki kabile, İslâmiyet’ten önce birbirlerine düşman iken İslamiyet’e girdikten sonra Muhâcir kardeşlerine yardım eden Ensar olarak tek toplum haline gelirler. Onların bu durumu, Âl-i İmrân sûresi 103. âyette şu şekilde anlatılır: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşman idiniz. Allah kalplerinizi birleştirdi, O’nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Siz (ülfet yokken) ateşten bir çukurun kenarındaydınız, Allah sizi ondan kurtardı…” Âyetin başında yer alan Allah’ın ipine sımsıkı sarılma emri, İslâm toplumunun oluşumundaki en önemli hareket noktalarından biridir.[2] Hz. Peygamber’in uygulamalarıyla hayat bulan Allah’ın ipine sarılma yönelimi, birbirleriyle yıllarca savaşan bu iki kabileyi yekvücut hale getirmiştir. Efendimiz, Mekke’den Medine’ye hicret eden Muhâcirler ile Medine sâkinleri Ensar arasında kurmuş olduğu “Muâhat – Kardeşlik bağı” ile olası parçalanmanın önüne geçmiştir. Böylece birbirine sıkıca kenetlenmiş bir İslâm toplumunun oluşmasına zemin hazırlanmıştır.
Farklı unsurlardan oluşan veya birbirine düşman olan toplulukları yekvücut hale getiren değer dünyası nedir? Bu ülfet nasıl meydana gelmiştir? İnsanlık tarihine iz bırakan orta ümmeti oluşturan esas sâik nedir?
Her dinin kendine has bir ahlâkı vardır. İslâm ahlâkı, toplumsal hayat içerisinde müntesiplerinin davranış kalıplarını belli bir değer etrafında ören dinamik bir yapı arz eder.
“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurât, 49/13) Âyet-i kerimede belirtilen insanın üstünlüğünü Hz. Peygamber, Veda Hutbesi’nde daha ayrıntılı olarak anlatmaktadır: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerinde, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâdadır. Allah katında en kıymetli olanlarınız, O’ndan en çok korkanınızdır.” (Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56). Dolayısıyla bir insana ve bir topluluğa üstünlük veren şey, ne ırk ne soy-sop ne iktisadî kalkınma ne de dünyevî olan herhangi bir şey… Ancak “takvâdır”.
Takvâ, müminlerin işbirliği yaptıkları ilk alandır: “…İyilik ve takvâ (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın…” (Mâide, 5/2) Bu bilinçle hareket eden müminlerin oluşturacağı toplumun temeli “selâmet”tir.
Aynı inancı paylaşan müminler; ırka, dile, iktisadî refaha veya fakirliğe bakmaksızın birbirlerine karşı sevgi ve sorumluluk duyarlar. Bu bağlamda müminler, girizgâh mahiyetindeki “selam”ı vermekle tanışmaya ve sevmeye ilk adımı atarlar. “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!” (Müslim, İmân 93-94)
Efendimiz, müminlere bencilliği, hırsı, nezaketsizliği, haksız rekabeti ve birçok insanî zaafı eritip yerine sevgiyi koyan bir ilke olarak “empatiyi” önerir: “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72). Bu olgunluğa ulaşan müminin kalbinde Hz. Peygamber’in şu sözü yankı bulur: “Birbirinizle hasetleşmeyiniz. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak için artırmayınız. Birbirinize kin ve nefret beslemeyiniz. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyiniz. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah’ın kulları, böylelikle kardeş olunuz. Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir görmez. –Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki– Takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak yeter. Her Müslümanın kanı, malı ve ırzı, başka Müslümana haramdır.” (Müslim, Birr 32; Buhârî, Edeb 57). Muhatabını kendi gibi görmeyen ve onun yerine kendisini koymayan kişi, asla haksızlıktan, zulümden, kinden, nefretten, hakir görmekten ve birçok ahlâksız tutumdan kendini alamaz. Allah’tan korkmayan kişi için bu ahlâkî zaaflardan kaçınmanın ve özveride bulunmanın da bir anlamı yoktur.
Hz. Peygamber, dünyevî menfaatin ve nefsaniyetin yer almadığı bu sevginin ifadesi olarak müminlerin haklarını şu şekilde saymaktadır: “Müslümanın Müslüman üzerindeki hakkı altıdır: Karşılaştığın zaman selam vermek, seni davet ederse gitmek, senden nasihat isterse nasihat etmek, aksırınca Allah’a hamd ederse ‘yerhamukellah’ demek, hastalandığında onu ziyaret etmek, öldüğü zaman cenazesinin ardından gitmek.” (Müslim, Selam 5) Burada bahsedilen haklar, muhatapların şefkat ve sevgiyle birbirlerini gözetmeleri sonucu hayata geçirilebilir. Duyarsız, sevgisiz ve ‘bana ne!’ci bir yaklaşıma sahip olan insanın, bu inceliklere ulaşması söz konusu olamaz. Kemâle ulaşmayan kimse için oluşabilecek tehlikeyi Efendimiz, “Ben sizin dünya hırsıyla birbirinizle kapışmanızdan, birbirinizi katletmenizden ve sizden öncekiler gibi helak olup gitmenizden korkuyorum.” (Müslim, Fezâil 31) hadisinde dile getirmektedir.
Takvâ, müminlerin birbirleriyle olan münasebetlerinde nezaket, merhamet ve hakka riayet hususlarında hassasiyete vesile olur. Zira alnı secdeye giden her insan, Allah’ın dostu olmaya adaydır. Kudsî bir hadiste Cenâb-ı Hakk “Her kim (ihlâs ile bana kulluk eden) bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona karşı harb ilan ederim…” (Buhârî, Rikâk 38) buyurur. Bu manayı destekler mahiyette Efendimiz: “Sabah namazını cemaatle kılan kimse, Allah’ın güvencesindedir. Sakın Allah, güvencesi altında olan bir şeyden dolayı sizi takibe almasın. Çünkü Allah güvence verdiği bir şeyden dolayı kimi takip ederse, onu yakalar sonra da onu yüzüstü cehennem ateşine atar.” (Müslim, Mesâcid 261, 262) der.
Mümin kardeşine haksızlığı, zulmü, kini, nefreti, hakir görmeyi vb. ahlâksız tutumu reva gören kişi, Allah’ın takibine uğrayabilir. Bu takibattan dolayı dünyada yaşayabileceği birçok musibeti göğüslemek durumunda kalabilir. Bu noktada, başımıza gelen musibetleri anlamlandırırken ilişki tarzlarımızı gözden geçirerek özeleştiri yapmamız yerinde bir davranış olabilir.
“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66) Müminlerin birbirlerine karşı durumlarını vücut benzetmesiyle ortaya koyan Hz. Peygamber’in hadis-i şerifi, ‘müminlerin birbirlerini Allah rızası için sevme’ konusunda nerede durduğumuza dair özeleştiri yapmamızı kolaylaştıracaktır. Özeleştirimizi sağlam yaptığımız oranda Allah Teâlâ’nın “Benim rızam uğrunda birbirlerini sevenler için peygamberlerin ve şehidlerin bile imreneceği nurdan minberler vardır.” (Tirmizî, Zühd 53) müjdesine yaklaşabiliriz.
Sosyal ilişkilerde ahlâkî kurallara uymak, kemâlin tecellisidir. Sevgiye dayanan İslâm ahlâkının ördüğü sosyal değerler, fiilde ve sözde nezahet, nezaket, zarafet içerir. Dolayısıyla müminlerin birbirlerine karşı sevgisi, kuru bir “sevgi” sözcüğünden ibaret değildir. Bu sevgi; empatiyi, merhameti, tevâzuyu, yardımı, güzel sözü, sabrı, nasihati ve özveriyi gerektiren diğer ahlâkî yaklaşımları içeriyorsa “Nerede benim rızâm için birbirlerini sevenler? Gölgemden başka gölgenin bulunmadığı bugün onları, kendi arşımın gölgesinde gölgelendireceğim” (Müslim, Birr 37) müjdesine muhataptır.
Berra KEPEKCİ



[1] Râgıb el-İsfehani; Müfredât; (İstanbul: Pınar yay.; 2007; terc. Yusuf Türker); s. 360.[2] Elmalılı Hamdi Yazır; Hak Dini Kur’ân Dili; (İstanbul: Azim Dağıtım; sadeleştirenler: Doç. Dr. İ. Karaçam, Yrd. Doç. Dr. E. Işık, Dr. N. Bolelli, A. Yücel) c. 4; s. 406.

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN MÜJDELEDİĞİ

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN MÜJDELEDİĞİ
(3-Kalbi mescidlere bağlı Müslüman;)

Mescidin Kubbesinden Allah’ın Gölgesine

“…وَرَجُلٌ قَلْبُهُ مُعَلَّقٌ بِا لْمَسَاجِدِ…”
“…Kalbi mescidlere bağlı Müslüman…”
Mümin, kıyamet kopuyor olsa bile elindeki fidanı dikecek kadar hayatla içli dışlıdır. Onun gönlü her noktada taze, bakışları net ve berraktır. Yaşama sevinciyle dopdoludur. Aynı zamanda ölümü unutmayacak, âhireti inkâr etmeyecek bir inancın; mahşerden dünyaya, dünyadan mahşere bakışlarını gezdirebilecek bir anlayışın insanıdır.
Müslüman, hiçbir gölgenin bulunmadığı mahşer gününde Allah’ın, yedi sınıfı gölgelendireceğinin bilincindedir. O gün insan kendi hesabının peşine düşer. Tüm sevdiklerinden uzaklaşır. Ancak kalbi mescitlere bağlı Müslüman, tasadan, endişeden emindir. Herkesin kendi nefsinin derdine düşüp başkalarına, en yakınlarına bile bakamayacağı o günde, gölgeliklerde kalabilmek için dünyada iken gönlü mescitlere bağlı bir mümin olmak gerekmektedir. Ancak böyle bir mümin, âhireti, namazı, cemaati ve mescitleri ciddiye alır.
Âhirete iman birçok güzelliğe vesile olur: Yaratılış amacını düşündürür; sorumluluk anlayışını geliştirir; ümitlerin yeşermesini sağlar; gönülleri ferahlatır. Bu inanç, insanı mutlu ettiği gibi dünyada da her türlü kötülükten alıkoyar; sıkıntı ve zorluklara karşı direnme gücü verir; elemleri hafifletir.
Hiçbir şey değilken insanı var eden, ona şekil verip onu güzel bir şekilde yaratan Allah, müminlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmıştır.[1] Rabbimizin, “Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin!” [2]emri gereği anılması, lütfuna karşılık bir teşekkürdür.
Dinin Direği: NAMAZ
Yaşadığımız günler öyle hızlı geçiyor ki insan, Rabbini anmayı bile unutabiliyor. Merhametlilerin en merhametlisi olan Allah, bize merhametini göstererek beş vakit namazı farz kılmış böylece O’nu anmamızı sağlamıştır. Namaz mümin için unutulmama eylemidir; kötülüklerden ve fuhuştan kurtulma eylemidir. Namaz, müminin miracıdır. Namaz, dinin direğidir. Namaz, Sevgili Peygamberimizin gözünün nurudur. Hayatımızı anlamlı kılan kutlu bir ameldir. Rabbimizi zikirdir. O’nu zikir için namaz kılmak hem de günde beş vakit… Bu, hayatımızı öylesine kuşatır ki Peygamberimizin ifadesiyle günde beş kere yıkanmak gibi temizler bizleri. Sevgili Peygamberimiz beş vakit namazı, bir insanın kapısının önünden akıp giden bir ırmağa, namaz kılmayı da bu ırmakta her gün beş defa yıkanmaya benzetmiş ve şöyle buyurmuşlardır: “Ne dersiniz, birinizin kapısının önünden bir ırmak aksa ve o kimse orada günde beş kere yıkansa bedeninde hiç kir kalır mı?” Sahâbîler: “Kalmaz, ey Allah’ın Resûlü!” deyince Peygamberimiz: “İşte beş vakit namaz buna benzer. Allah namaz sayesinde günahları siler.”[3]
Temizlenen ve günahları silinen mümin bir kalp, o mahşerde gölgeleneceklerden olmak için, ahirete iman ile başlayan yürüyüşünü, namazla kalbini temizleyerek devam ettirmelidir.
Toptan Allah’ın İpine Sarılınız: CEMAAT
Gönlünü bu güzelliklere açan bir mümin, namazlarını cemaatle kılmak gibi bir gayretin içine girecektir. Namazların cemaatle kılınmasını Kutlu Nebi bize tavsiye etmektedir: “Bir köy veya ıssız bir yerde üç kişi bir arada bulunur da namazı aralarında cemaatle kılmazlarsa şeytan onlara galip gelir. (Ve onları Allah’ı zikretmekten alıkoyar.) O halde cemaatle namaz kılmaya devam edin. Çünkü kurt, sürüden ayrılan koyunu kapar.”[4]
Mescitlerde yapılan zikrin karşılığı, Peygamberimizin ifadesiyle tek başına kılınan namazın sevabından yirmi beş veya yirmi yedi derece daha fazla mükâfat verilmesidir. Güzel ameller, cemaatle birlikte mescitlerde eda edilince kalite ve mükâfat zirveye çıkar. Gönlünü böylesi mekânlara bağlayan müminlere, Peygamberimizin müjdesi ulaşıyor: Gölgenin bulunmadığı o günde onlar gölgelenecektir. Hem de Allah’ın gölgesinde…
Bu müjdelere ermek için Allah’ın mescidinde toplanmak dahası “cemaat”e dönüşmek gerekiyor. Çünkü cemaatte rahmet vardır. Bereket vardır. Ama cemaatle namaz kılmak için Elmalılı Hamdi Yazır’ın ifadesiyle “Önce cemaat olmak lazımdır. Cemaat ise tek bir ruh ile hareket eden büyük bir heyettir.” Aralarında amaç birliği, ciddiyet, samimiyet, fedakârlık vardır. Onlar komşuları açken tok yatmazlar. Birbirlerini severler. Aldanmazlar ve aldatmazlar. Bütün bunlar mescidin temel fonksiyonunu oluşturur. Hepsini toplar ve cemaate dönüştürür.
Kardeşliğin Merkezi: MESCİT
İslâm kardeşliğinin merkezi olan mescitlerle ilgili olarak Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Kim evinde temizlenir sonra Allah’ın evlerinden birine, Allah’ın farzlarından birini eda etmek için giderse adımlarının her biri, bir günahı yok eder ve diğeri de onu bir derece yükseltir.” [5]
Mescidin değerini belirtmek için Yüce Nebî buyurur ki: “Size Allah’ın, günahları neyle yok ettiğini ve dereceleri neyle yükselttiğini göstereyim mi?” Sahâbîler “Evet, ey Allah’ın Resûlü.” dediler. Resûlullah (sas) “ Güçlüklere rağmen abdesti yerli yerinde almak, mescitlere doğru çok adım atmak ve namazdan sonra diğer namazı beklemektir. İşte bu sizin bağışlanmanızı sağlayan şeydir.”[6]
Yine Efendimiz (sas): “Karanlık gecelerde mescidlere yürüyerek giden kimselere, kıyamet gününde tam bir nura kavuşacaklarını müjdeleyiniz.” buyurmaktadır.[7]
Sevgili Peygamberimiz mescitlerin önemine dikkat çekmek için tehditkâr bir üslûpla: “Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, zaman zaman içimden şöyle geçiyor: Odun toplamayı emredeyim, ezan okunsun. Sonra bir kimseye emredeyim, insanlara imam olsun. Sonra cemaate gelmeyenlere gidip evlerini ateşe vereyim.”[8] buyurur.
Mescidlere gidip gelmeyi alışkanlık haline getiren bir kimsenin gerçekten iman sahibi olduğuna şahitlik etmek gerekir. Yüce Allah buyurur ki: “Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimseler imar ederler.” [9]
Mescidin Temeli: TAKVA
“İmar” ifadesini sadece fizikî güzellik olarak algılayanların, temeli takva üzere olan Kâbe, Mescid-i Kubâ ve Mescid-i Nebevî’yi hatırlamaları, onları daha doğru düşünmeye sevk edecektir.
Mescitlerimiz, sevgi merkezli ve takva anlayışlı olmalıdır. Sevgililer sevgilisi Allah’ın huzuruna, “biz” olma (ümmet) bilinciyle varırız. Ve böylece her gün beş defa Rabbimizle ahdimizi yenileriz. Mescitlere gelerek saf tutar, kendimizi Allah’a arzederiz. Mescitlere gelemeyen kardeşlerimizi O’nun huzuruna getirmek gayretiyle oradan ayrılırız. Kalbimiz hep mescitlere dönüktür. O an, tüm inananlar ile birlikte aynı tarafa yönelmekten dolayı Rabbimizin huzurunda mutluluk duyarız.
Efendimizin (sas) mescidinde müminler bir cemaate dönüşmüş; kardeşlikler burada kurulmuştur. Hayat, mescit merkezli inşa edilmiştir. Asr-ı Saadet’in o güzel insanları Allah’ın evinde yetişmiştir. Öyleyse Allah’ın arşında gölgelenebilmek için günümüz mescitlerinin, “Allah’ın evi” konumuna yükseltilmesi gerekir.
Efendimizin döneminde mescitler, bir eğitim yuvasıydı. Zihinler Kur’ân okumayla, sohbetle, tefekkürle eğitiliyordu. Bir ibadet sükûnetiyle kelime kelime hakikatler gönüllere nakşediliyor; bir sûre ile insan âlim olabiliyordu.
Toplumun Kalbi, Güzelliklerin İhyası
Her türlü sosyal çalışmaların merkezinde yer alan mescitler, İslam toplumunun kalbi mesabesinde olmuş, onun ahenkli çalışması sağlıklı toplumun devamına; ifsâdı ise İslam toplumunun dengesinin bozulmasına neden olmuştur.
Mescit, güzelliklerin ihya edilebilmesi için merkeze alınmalıdır. Dinin direği namaz burada eda edilmelidir. Çünkü saf, namazla tutulur. İmama itaat burada öğrenilir. Ruh dünyamız buradaki güzelliklerle zenginleştirilir.
Mescitler, müminin bedenini ve ruhunu temizler. Ona ilahî huzurun kapılarını aralar. Mescide girenin, gönlü ferahlar ve o, ahlakî zaaflardan kurtulur. Günahları dökülür. Mutmain olmuş bir halde, razı olmuş ve razı olunmuş olarak mescitten aldığı terbiye ile Rabbinin huzuruna çıkar.
Böylesi arınmışlıklar, mümini, günde beş kez miracı yaşamaya ve mescidin kubbesinden Allah’ın gölgesine ulaşmaya taşır. Peygamberimizin önemsediği mescitlere gereken önemi vererek Kevser Havuzu’nun başında buluşmak dileğiyle…
 
Osman SÜNGÜ




[1] 2/ Bakara 257.[2] 2/Bakara 152.[3] Buhârî, “Mevâkit”, 6; Müslim, “Mesâcid”, 282.[4] Ebû Dâvûd, Salât, 46.[5] Müslim, Mescid, 282.[6] Müslim, Tahâret, 41.[7] Ebû Dâvûd, Salât, 50.[8] Buhârî, Ezan 29-30.[9] Tevbe 9/18.

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN MÜJDELEDİĞİ


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN MÜJDELEDİĞİ
(2-Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde büyüyen genç;)

Kullukta Büyüme Mutluluğu

Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN -
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ قَالَ . سَبْعَةٌ يُظِلُّهُمُ اللهُ فِي ظِلِّهِ يَوْمَ لاَ ظِلٍّ اِلاَّ ظِلُّهُ اَلْاِمَامُ الْعَادِلُ وَشَابٌّ نَشَأَ فِي عِبَادَةِ رَبِّهِ
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Başka bir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde, Allah Teâlâ, yedi (sınıf) insanı (arş’ın) gölgesinde barındıracaktır. Âdil devlet reisi, Rabbine kulluk eden, temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç…”[1]
Yedi Güzel Adam
Yedi mutlu kişi ya da yedi güzel adamı tanıtan hadîs-i şerîfin bundan sonraki kısmında; “Kalbi mescitlere sevgi ile bağlı kişi. Birbirlerini Allah için sevip birliktelikleri ve ayrılıkları Allah için olan iki insan. Güzel ve mevki sahibi bir kadının gayr-ı meşru dâvetine ‘Allah’tan korkarım’ diye yaklaşmayan yiğit. Sağ elinin verdiğini, sol elinin bilemeyeceği kadar gizli tasadduk eden. Tenhâda Allah’ı anıp gözyaşı döken.” ifadeleri yer almaktadır. Biz dînî, içtimâî ve ahlakî açılardan fevkalâde önemli mesajlar ve teşvikler ihtiva eden hadis-i şerifin, sadece ikinci cümlesi, yani yedi güzel adamın yalnızca ikincisi üzerinde durmak istiyoruz.
Önce bir-iki hususu kaydedelim. “Zıllullah”tan maksat, ya arşın gölgesi ya da Allah Teâlâ’nın emanı ve rahmetidir. O’nun setr gölgesine sığınma mutluluğuna kavuşacak insanlar da sadece bu yedi sınıftan ibaret değildir. Zira başka rivayetlerde önemli niteliklere sahip bazı kişiler daha sayılmıştır.[2] Bu hadiste yedisinin zikredilmiş olması, diğer rivayetlerdeki bu mutlulukları asla dışlamaz.
Öte yandan gerek hadisimizde bu yedi sınıfın gerekse diğer rivayetlerde aynı mutluluğu paylaşacakları belirtilen insanların vasıflarına şöyle bir göz atınca, her birinin, büyük güçlükleri göğüslemiş, hemen hemen aynı seviyede “zor”u başarmış oldukları, hepsinin birçok dâhilî ve haricî mânilere rağmen, soylu bir mücadele verdikleri anlaşılmaktadır. Ödülleri de ona göredir: Kıyametin dayanılmaz o dehşetli ortamında, ilahî koruma altında olmak…
Dindar genç
“Şâbbun neşe’e fî ibadeti rabbihi” ifadesi, hadisin birçok rivayetinde “fî ibâdetillah” şeklindedir. “Allah’a kulluk içinde serpilip büyüyen genç” demek olmaktadır. Yani gençlik yıllarını namazlı-niyazlı dindar bir çizgide geçiren genç, kıyametin dayanılmaz sıkıntılarından ilahî koruma ile kurtulacaktır. Bu sonuç onun, nefsini, Allah’ın emirlerine karşı gelmekten korumasının ödülüdür. Hevâ ve heveslerin, şehevî duyguların, gemlenmesi güç arzuların etkisine karşı koyup ibadete sarılmak elbette derin bir Allah saygısının delilidir. Eski deyimiyle “tâata mülâzemet ve ma’siyetten mücânebet” (emirlere sarılıp günahlardan kaçınmak) büyük bir fazilettir. Buna denk hiç bir şey olmaz. Özellikle bu, gençlik yıllarında gerçekleştirilirse, her türlü takdirin üzerinde bir meziyet ve büyük bir muvaffakiyet olur. Abdullah İbni Abbas hazretlerine sordular: “İki kişi var; biri çok namaz kılar, çok oruç tutar; fakat bazı yasakları da çiğner. Diğeri yalnız farz namaz ve farz oruç ile yetinir. Fakat günah işlemekten sakınır. “Bunların hangisini tercih edersin?” O da; “Günahlardan sakınmaya hiçbir şeyi denk tutmam.” cevabını verdi.
Gençlik yıllarında kulluk görevlerini dikkatle yerine getiren, yani Allah’a ibadetle büyüyen, yasaklardan uzak kalmak suretiyle bu güzel çizgisini daha da güzelleştiren genç, tam bir tercih ve uygulama kahramanı demektir. Kendi ruh ve beden sağlığı ile birlikte manevi dünyasının temizliğini tercih ve temin etmiştir. Böyle bir baharın yazı da kışı da yaşanmaya değer güzelliklerle geçer. Gençlik yıllarında kazanılan bu sağlıklı yaşayış, sonraki günler için tam bir güvence, iyi bir hatıra ve vazgeçilmez bir alışkanlık olur, “Temiz bir geçmiş ve gençlik” sonraki yılların tek teselli kaynağıdır.
Gençlik, harçlık ve boşluk üçlüsünün oluşturduğu tehlike ortamını Allah’a kulluk şuur ve uygulamasıyla aşmayı başaran genç, parlak bir geleceğe yönelmiş demektir. Bu parlak geleceğin ahirete ait kısmı hadisimizde “kıyametin sıkıntılarından kurtulmak” olarak belirlenmiştir. Dünyaya ait kısmı ise, herhalde halkımızın “ibadet dirisi” dediği sağlıklı bir ihtiyarlık, huzurlu ve bereketli bir ömürdür.
“Nerede tükettin” sorusu
Öte yandan bütünüyle sorumlu bir hayatın sahibi olan insan, -kadın olsun, erkek olsun- bir hadis-i şerife göre beş değerin hesabını vermek zorundadır. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki, “Kul beş şeyden sorulmadıkça kıyamet günü Rabbinin huzurundan hiçbir yere kıpırdayamaz: Ömrünü nere(ler)de tükettiğinden, gençliğini nerelerde yıprattığından, malını nereden kazanıp nerelerde harcadığından ve bilgisiyle neler yaptığından.”[3]
Allah’a kulluk içinde serpilip büyüyen genç, dünyadaki mutluluğuna ilahî huzurdaki bu kaçınılmaz sorgulamada, alnının akıyla “kullukta” diye cevap verme mutluluğunu da eklemiş olacaktır.
Nimet-külfet dengesi
Hadisimizde “ilahî koruma altında yedi mutlu kişi” tanıtılırken, hiç şüphesiz, bu sonuca ulaşmak için verilecek mücadelenin çetinliğine de dolayısıyla işaret edilmiş olmaktadır. Zira nimet, külfet karşılığıdır. O halde “kıyamette ilahî koruma”yı kazanabilmek için, gençlik yıllarının güçlü bir mücadele ve kulluk içinde geçmesi alışkanlığına nesilleri hazırlamak gerekmektedir. Onlara bu imkânları vermek lazım gelmektedir. Kaldırım gençliği, televizyon gençliği, taverna gençliği, stadyum gençliği vs. değil, “mâbed gençliği” yetiştirme yolları hazırlanmalıdır. Bu görev de ailelere, eğitim kurumlarına, toplumlara ve toplum yöneticilerine düşmektedir.
Toplumda şartlar aleyhte yoğunlaştıkça, “Allah’a kullukta yetişmek” daha bir kıymet kazanır. Delilik ve babayiğitlik de bu noktada yoğunlaşır. Çünkü delikanlılık, günah işleme mazereti değil, “Allah’a kulluk” bilinci ve uygulama imkânıdır. O, böyle değerlendirilirse, bir mana ifade eder. Gerçek delikanlı, hislere heveslere, günün getirdiklerine değil, öz değerlerine önem veren, sorumluluğunu bilen ve sadece “Allah’a kulluk” edendir. En azından genelde böyle yaşayandır.
Hadisimizdeki sıra, “Allah’a kullukla büyüyen genç”in, olumsuzlukları karşılamak açısından “adaletli devlet reisi”ne eş bir konuma sahip olduğuna ve belki de onun kadar az bulunduğuna işarettir. Ancak biz, giderek gençleşen mâbed saflarını, adaletli yöneticilerin geleceği müjdesi olarak değerlendirmek, sevinmek ve ümitlendirmek istiyoruz. Daha doğrusu gençlerimizi “kullukta büyüme mutluluğu’’ içinde olmaya davet ediyoruz. Hadisimizin teşvik ve çağrısının da bu olduğuna inanıyoruz.
Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN



[1] Buhârî, Ezan 36, Zekât 16, Rikâk 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91; Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2.[2] Mesela bk. Müslim, Zühd 74, Birr 38; Tirmizî, Büyü’ 67; Dârimî, Büyü’ 50, Rikâk 44; İbn Mâce, Sadakât 14; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 20, 35, 73; II. 237, 338, 359, 370, 523. 535; III, 427, 487; V. 229. 233. 237.[3] Tirmizî, Kıyâme 1. Bir başka rivayette “gençliğini” yerine “bedenini” kelimesi geçmektedir.

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'DEN MÜJDE


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'DEN YEDİ SINIF İNSANA MÜJDE

Ebû Hureyre (ra)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (sas) şöyle buyurdu:

“Başka bir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâla, yedi sınıf insanı arşının gölgesinde barındıracaktır:
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Kaynak; (Buhârî, Ezân 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91.)http://www.siyerinebi.com

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'DEN NASİHATLAR


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'DEN NASİHATLAR

1- Ebû Katâde radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Alış verişte çok yemin etmekten sakınınız. Yemin mala sürüm kazandırır; fakat sonra mahveder.”
Müslim, Müsâkât 132.
2- İbni Ömer radıyallahu anhümâ‘dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Hiçbiriniz kesinlikle sol eliyle yiyip içmesin. Zira şeytan soluyla yer, soluyla içer.”
Müslim, Eşribe 107.

3- İbni Abbas radıyallahu anhümâ‘dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Hiçbiriniz, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla başbaşa kalmasın.”
Buhârî, Nikâh 111, Cihâd 140; Müslim, Hac 424.

4- Ebû Hüreyre radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‘in şöyle buyurduğunu işittim demiştir:
“Müslümanın din kardeşine üç günden fazla küs durması helâl olmaz. Kim müslüman kardeşini üç günden fazla terkeder ve o hal üzere ölürse cehenneme girer.“
Ebû Dâvûd, Edeb 47

5- Vâsile İbni’l-Eskâ radıyallahu anh‘den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kardeşinin uğradığı felâketi sevinçle karşılama! Allah onu rahmetiyle o felâketten kurtarır da seni derde uğratır.”
Tirmizî, Kıyâmet 54

6- Ebû Hüreyre radıyallahu anh‘den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Her duyduğunu nakletmesi kişiye yalan olarak yeter. “


Kaynak; Müslim, Mukaddime 5,http://www.siyerinebi.com