Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2012 Pazar

Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Sosyal Hayatı


peygamber efendimizin sosyal hayatı

Hz. Peygamber Gibi Çalışmak


Doç. Dr. Mustafa Karataş;
    
Allah Rasûlü Muhammed (sav) gerek sözü ile, gerekse yaşayışı ile insanlığa örnek olmuştur. Çalışma ve gayret konusunda da O'nun pek çok ibretli sözü mevcuttur. Fakat bu hususta bizzat yaşayarak anlatmak istedikleri, sözlerinden çok daha fazladır. Çünkü O (sav), yapmadığını söylemez; bir şeyi tavsiye veya emretmişse, muhakkak kendisi tatbik eder ve öyle söylerdi. Bu sebeple Rasûlullah (sav) her konuda olduğu gibi çalışma konusunda da en güzel örnek şahsiyeti (üsve-i hasene) temsil etmektedir.

Hz. Peygamber'in hayfatı çalışmakla geçmiştir. Rasûlullah Efendimiz, çalışmaya çocukluğundan itibaren başlamıştır; çocukluğunda sütannesi Halime'nin koyunlarını otlattığı gibi, daha sonra da Mekke'de ücret karşılığı Kureyş'in koyunlarını gütmüştür. O (sav), çobanlıkf yaptığını şöyle anlatmaktadır: " Musa (as) koyun çobanı iken peygamber olarak gönfderildi. Davut (as) da koyun çobanı iken peygamber olarak gönderilmiştir. Ben de Ecyad'da ailem için koyun güdüyordum."1

Dokuz, on yaşlarından itibaren amcası Ebû Talib'le birlikte Şam'a giden ticaret kervanlarına katılan Hz. Peygamber, gençliğinde ticaret yapmış, O'nun ticaretteki dürüstlüğünü gören Hz. Hatice (ra), kendisiyle evlenmiş, daha sonra da işlerini O'na havale etmiştir.

Peygamberlik verildikten yaklaşık on üç sene sonra, kavminin baskıları sonunda Mekke'den hicret ederek Medine'ye yerleşmek zorunda kalan Allah Rasûlü, sahabesini mescid yapımına teşvik etmiş ve bu mescidin inşasında bizzat kendisi de çalışmıştır. Temeli taşlarla, duvarları ker***le örülen mescidin inşası sırasında Peygamber Efendimiz bizzat çalışmış, çalışırken de;

" Taşıdığımız şu yük ey Rabbimiz!

Hayber'in yükünden daha hayırlı, daha temiz

Ya Rab! Hayır, ancak ahiret hayrı!

Muhacirle Ensar'a Sen acı!"

şeklinde recezler söylemiştir. O'nun yorulduğunu gören bir sahabe, "Ya Rasûlallah! onu bana ver ben taşıyayım." dediğinde ise, elindeki kerpici vermemiş, "sen de bir başkasını al, taşı." buyurmuştur. Diğer taraftan O, evde de boş durmamış, hanımlarına yardımcı olmuş, evde kendine düşen görevleri fazlasıyla yapmıştır. Zaman zaman süpürgeyi eline alıp, odasını temizlemiş, keçilerini o gül kokulu elleriyle sağmıştır. Yeri geldiğinde sabahları hanımlarına uğrayıp, siparişlerini öğrenerek, çarşıya çıkıp evinin ihtiyaçlarını bizzat temin etmiştir. Nitekim Hz. Aişe'ye, Rasûlullah'ın evde ne yaptığı sorulduğunda; o şöyle anlatmıştır: "Allah Rasûlu ayakkabısını diker, elbisesini yamar, koyunlar sağar kısaca sizler evde neler yapıyorsanız onları aynen yapardı."2 Ayrıca Allah Rasûlü'nün Medine'de Hendek Savaşı sırasında şehrin etrafına hendek kazılmasına bizzat iştirak ettiği ve balyozla taş kırdığı da bilinmektedir.
Hz. Peygamber, boş duranları sevmez, kendisi de boşa vakit geçirmekten son derece endişe ederdi. Nitekim O (sav), vaktini boşa geçirenleri sevmediğini, "İnsanların çoğu sıhhatin ve boş vaktin kıymetini bilmezler."3 ve "Hastalığın için sıhhatinden, ölümün için hayatından istifade et. Vaktini boş geçirme."4 sözleriyle ifade etmiş, mahşer günü kişinin ömrünü nerede harcadın, gençliğini nasıl tükettin gibi sorulara muhatap olacağını haber vererek zamanın en iyi bir biçimde değerlendirilmesini teşvik etmiştir. Diğer taraftan, "Kıyamet koparken sizden biriniz elinde bir hurma fidanı bulunursa, şayet ölmeden önce onu dikmeğe güç yetirebilirse onu diksin."5 buyurarak çalışmayı ve hayırlı işlerden geri kalmamayı anlatmak istediği görülmektedir.

Hz. Peygamber'in; "İnsanların en hayırlısının insanlara en çok faydası dokunanı olduğunu." belirtmesi, kendisi için çalışmanın ötesinde insanlık için, başkaları için çalışmayı her türlü ibadetten üstün kabul eden bir görüşü temsil etmektedir. Ayrıca O, "İki günü müsfavi olan zarardadır." ilkesiyle hareket ederek insanların her geçen gün ilerleme kaydetmelerine ve üretken olmalarına önderlik ermiştir. Hz. Peygamber tembellikten Allah'a sığınır ve şöyle dua ederdi: "Allah'ım! Tembellikten ve borçlu olmaktan Sana sığınırım. Yalancı Deccal'in fitnesinden Sana sığınırım. Cehennem azabından da Sana sığınırım."6

Allah Rasûlü, dilenenleri asla sevmezdi. Bir gün bir dilenci yardım istemek için Hz. Peygamber'in yanına geldi. Allah Rasûlü eli ayağı düzgün, güçlü kuvvetli bu adama "çalışsana" buyurdu. Adam "nasıl çalışacağım?" diye sorunca, Rasûlullah şu cevabı verdi: "Sizden birinizin ipini alıp da dağa gitmesi ve arkasına odun demeti yüklenip getirerek onu satması ve Cenâb-ı Hakk'ın bu suretle o kimsenin onurunu koruması, istediği verilse de verilmese de halktan dilenmesinden daha hayırlıdır."7

Allah Rasûlü ne sadece dünya için, ne de yalnız ahiret için çalışmayı yeterli görürdü. O, ancak hem dünya hem de ahiret için çalışmayı tavsiye eder, bunlardan birini ihmal ederek yaşayanları ve başkalarına yük olanları hoş karşılamazdı. Nitekim bu konuda şöyle demektedir: "Ahireti için dünyasını, dünya için de ahiretini terk edende hayır yoktur. Her ikisi birlikte lazımdır. İnsanı ahirete ulaştıran dünyadır. Başkalarına yük olmayınız!"

Hz. Peygamber, helalinden kazanmayı, başkalarına yük olmamayı, "Helal rızık aramak her Müslümana vaciptir." sözleriyle açıklamaktadır. Ayrıca O, kişinin çalışmasının kutsal olduğunu şu sözleriyle ifade etmektedir. "Kim bizzat çalışarak yorgun akşamlarsa, o mağfiret olunmuş olarak akşama erer."

Hz. Peygamber bir gün bir mecliste arkadaşlarına ayakta su dağıtıyordu. O sırada içeri yabancı biri girdi ve "bu topluluğun efendisi kimdir?" diye sordu. Allah Rasûlü o adama bakarak "Bu topluluğun efendisi şu anda onlara hizmet edendir." buyurdu.8

Allah Rasûlü, "Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır."9 buyurarak çalışıp kazanmayı, her bakımdan sıhhatli ve güçlü olmayı önermektedir. "Veren el, alan elden daha üstündür."10 ilkesiyle de üretken ve hayır sahibi insanların, tüketen ve başkalarına bağımlı olarak yaşayan insanlardan daha makbul olduğunu ifade etmektedir.

"İki kimseye gıpta edilir, biri Allah'ın kendisine ilim verdiği ve o ilimle âmil olan kişi, diğeri de Allah'ın kendisine mal verdiği ve o malı hayra sarf eden kişidir."11 Ayrıca "Doğru ve güvenilir bir tüccar, nebilerle, sıddıklarla ve şehidlerle birlikte haşr olunacaktır."12 hadis-i şerifleriyle de hayır sahibi zenginlere ve başkalarına yararı dokunan kimselere müjde vermektedir.

Hz. Peygamber, on sene kadar kısa bir süre yaşadığı Medine'de - üstelik bu süre zarfında yirmi yedi savaşa katılmıştır - bir ömre sığdırılamayacak kadar çok önemli işler başarmıştır. Allah Rasûlü devlet yönetimi, risalet vazifesi, insanların eğitimi gibi çok zor işleri arasında diğer vazifelerini ve ibadetlerini aksatmak şöyle dursun, aksine geceleri kimi zaman topukları şişinceye kadar namaz kılar, Cenâb-ı Hakk'a tazarru ve niyazda bulunurdu. O kadar çok ibadet ederdi ki, "kendini niçin bu kadar yoruyorsun, halbuki Senin gelmiş, geçmiş bütün günahların affolunmuştur ya Rasûlallah!" diyen zevcelerine, "Allah bana bunca nimetini bahşetmişken ben Allah'a şükretmeyeyim mi?" şeklinde karşılık verdiği görülmektedir.13

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, hayatını insanlığın hizmetine adayan Allah Rasûlü, gerek maddi alanda, gerekse manevi cephede olağanüstü bir gayret sarf ederek, mükemmel bir çalışkanlık örneği sergilemiştir. Dolayısıyla bu güzide şahsiyetin ümmetine düşen görev özüyle, sözüyle çok çalışkan olan peygamberlerine benzemeye çalışmak, O'nun bizzat yaşayarak gösterdiği istikamette ilerlemek olmalıdır.

1 Ekim 2012 Pazartesi

Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Hayatı Peygamberlik Vazifesinin Verilmesi


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN HAYATI
(4. BÖLÜM)
Müşriklerin Yeni Tertipleri
 
 
Başvurulan tertip, eziyet ve işkencelerin hiçbiri, Resûl-i Ekrem Efendimizi İslam’ı tebliğ etmekten alıkoyamıyordu. Üstelik, amcası Ebû Tâlib de, yaptıkla­rına ve söylediklerine karşı çıkmıyor, bilâkis onu koruyordu.

Müşrikler, bu sefer başka bir yol denediler. İleri gelenlerinden on kişi, Ebû Tâlib’e gelerek, “Ey Ebû Tâlib!” dediler. “Yeğenin putlarımıza sövdü, dinî inanç­larımızı kötüledi; akılsız olduğumuzu, ba­balarımızın, dedelerimizin yan­lış yolda gitmiş olduklarını söyleyip durdu. Şimdi sen, ya onu bunları yap­maktan ve söylemekten alı­koy veya ara­dan çekil.”[1]

Ebû Tâlib, bu teklif karşısında ne yapacaktı? Bir tarafta kavminin gelenek ve âdetleri, diğer tarafta yeğenine karşı olan samimi sevgisi! Hangisini tercih ede­cekti?

Sonunda, yumuşak ve güzel sözlerle müşrik heyetini başından savdı.[2]

Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Hayatı Peygamberlik Vazifesinin Verilmesi


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN HAYATI
(4. BÖLÜM)
Peygamberimiz ve Müslümanlar Dâru'l-Erkam'da
 
 
Efendimizin peygamberliğinin 5. senesi...

Milâdî 615...
Ku­reyş müşriklerinin Müslümanlar üzerindeki baskı, eziyet ve işkenceleri gün geçtikçe artıyordu. Müslümanlar dinî vazifelerini ve ibadetlerini rahat ve serbest bir şekilde ifa edemez bir durumla karşı karşıya gelmişlerdi.

İslam ve imanın tâlimi, Allah’a ibadet ve taatin serbestçe yapılabilmesi için emin bir yer gerekliydi. Allah Resûlü, bizzat bu emin yeri aradı ve tespit etti: Safâ tepesinin doğusunda dar bir sokak için­de bulunan ilk Müslüman Er­kâm b. Ebî’l-Erkâm b. Esed’in evi... Bu ev, giriş çıkışlar için elverişli, etraftan gelen gidenlerin kolay­ca kontrol edilebileceği emin bir yerdi.

Artık Kâinatın Efendisi Pey­gam­be­ri­miz burada muallim, ilk Müslümanlar da talebe idiler. Burada öğrendiklerini imkân ve fırsat dâhilinde başkalarına da duyuruyor ve aktarıyorlardı. Böylelikle Dârü’l-Erkam’ı, Nebiyy-i Ekrem Efen­dimizin hocalığını yaptığı ilk medrese, ilk İslam üniversitesi saymak müm­kün­dür!

Hz. Ömer’in İslam’la şereflenmesine kadar, Resûl-i Ekrem, İslam’ı öğretme ve anlatma vazifesini burada yürüttü. Başta Hz. Ömer olmak üzere birçok kim­se bu evde Müslüman olma şerefine er­diler.
Dârü’l-Erkam’ı Erkâm b. Ebî’l-Erkâm Hazretleri, hiç satılma­mak ve tevârüs olunmamak şartıyla vekil olarak oğluna bırakmıştır.

İslam tarihinde büyük ehemmiyeti hâiz bulunan bu ev, bugün Kâbe karşı­sında, “Dârü’l-Hayzuran” adıyla anılmakta ve dinî bir okula tahsis edilmiş bu­lunmaktadır.[1]

Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Hayatı Peygamberlik Vazifesinin Verilmesi


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN HAYATI
(4. BÖLÜM)
Dâvetin İkinci Safhası: Mekkelilere Safâ Tepesinden İlk Hitap
 
 
Tebliğ dairesi tedricen genişliyordu. Açıktan iman ve İslam’a davet, inan­mış ruhları sevinciyle okşarken, şirkin kirinden kendini kurtaramamış gönül­leri ise telâşa sevk ediyordu!

“Emrolunduğun şeyi, onları çatlatırcasına bildir”[1]İlâhî fer­manı gelince, Fahr-i Kâinat, adeta yerinde duramaz hale gelmişti. Hemşehrilerine maddî mâ­nevî saadetin yo­lunu bir an ev­vel göstermek istiyordu.

Bu sırada, tebliğ dairesini biraz daha genişletip, Safâ tepesinde Mekkelilere açıkça peygamberliğini ve İslam dinini ilan etti.[2]

Safâ tepesinde yüksekçe bir taş üstüne çıkan Allah Resûlü, Mekkelilere yük­sek ve gür bir sadâ ile “Yâ Sabâhâh! (Ey Ku­reyş top­luluğu! Buraya geliniz, top­lanınız; size mühim bir haberim var!)” diye seslendi.

Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Hayatı Peygamberlik Vazifesinin Verilmesi


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN HAYATI
(4. BÖLÜM)
Peygamberliğin İlânı ve Dâvetin Birinci Safhası
 
 
Bütün insanlığa hitap edecek ve bütün dünyayı kucaklayacak bir din, el­bet­te gizli kalamazdı. Madem insanlığı maddî mâ­nevî huzura kavuşturmak için bu din gönderiliyordu; öyle ise, açıktan açığa insanlara bildirilmesi ve teb­liğ edilmesi zarurî idi.

Cenab-ı Hak, kâinatta her şeyi tedric kanununa bağlamış­tır. Bu kanuna ria­yet ve itaat etmeyenlerin zamandan ala­cakları cevap hiç şüphesiz, muvaffaki­yetsizlik olacaktır.

Re­sû­lul­lah Efendimiz de, Allah’tan aldığı tâlimat üzerine bu kanuna riayet etti. Üç sene müddetle peygamberliğini ve İslamiyeti açıktan açığa kimseye bildirmedi ve anlatmadı. Tebliğinde son derece tedbirli ve ihtiyatlı davranıyor, ancak emniyet ettiği kimselere durumunu arz edi­yor­du.

Bu hareketiyle onun İslam’a muvaffakiyet yolunu açtığını da görüyoruz. Üç senelik gizli davet devresinde birçok kimse İslam safında yer almış ve dava­sına güç vermişti.

Üç senelik devreden sonra davetin daha fazla gizli olarak de­va­mında bir maslahat da kalmış değildi. Zira, Ku­reyşli müşrikler tarafından her şey az çok duyulmuştu ve üstelik İslam davası birçok kimseyle bir derece güç kazanmıştı. Buna binaen mukaddes İslam davasını açıklamanın ve tevhid hakikatlerini bü­tün âleme duyurmanın za­manı artık gelmişti.

Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Hayatı Peygamberlik Vazifesinin Verilmesi


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN HAYATI
(4. BÖLÜM)
Hz. Osman (r.a) Müslümanların Safında
 
 
Resûl-i Ekrem Efendimiz, henüz açıktan halka peygamberliğini ilan etme­mişti.

Bu devrede de, Hz. Bekir, son derece büyük bir cehd ve gayretle samimi dostlarına İslamiyeti anlatıyordu.

Bir gün, Hz. Osman’a da Müslümanlıktan bahis açtı ve onu alarak Resûl-i Ek­rem Efendimizin huzuruna getirdi.

Hz. Re­sû­lul­lah, daima tebessüm eden parlak bir simaya sahip Hz. Osman’a, “Allah’ın ihsanı olan cennete rağbet et. Ben, sana ve bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderildim!” dedi.

Re­sû­lul­lah’ın bu sâde, bu samimi ve bu i’câzkâr sözleri karşısında Hz. Os­man, adeta kendinden geçer gibi oldu ve şehâdet kelimesi kendi kendine mü­ba­rek dudaklarından döküldü: “Eşhedü en lâ İlâhe illallah ve eşhedü enne Mu­ham­meden Re­sû­lul­lah!”[1]

Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Hayatı Peygamberlik Vazifesinin Verilmesi


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN HAYATI
(4. BÖLÜM)
Hz. Bilâl-i Habeşî'nin İşkenceye Uğraması
 
Gizli davet devresinde İslam’la şereflenen ve bundan dolayı müşriklerin şiddetli işkencelerine maruz kalan ilklerden biri de, “Bilâl-i Habeşî” diye bili­nen, Bilâl b. Rebah Hazretleridir.
Hz. Bilâl, Müslümanların amansız düşmanı Ümeyye b. Halef’in kölesi iken, Hz. Ebû Bekir vasıtasıyla İslam’la şereflenmiş­tir.[1]

Bir anda gönlünü çepeçevre saran iman nuru, Hz. Bilâl için hadsiz bir cesa­ret kaynağı oluvermişti. Öyle ki bir köle iken, efendisini ve müşriklerin her tür­lü baskı, işkence ve eziyetlerini hiçe sayarak Müslümanlığını açıkça ilan et­mekten çekinmedi.

İmanın girmediği kalp taştan daha katı, Allah korkusunun bulunmadığı vicdan kayalardan daha hissizdir. Böyle bir kalbe ve vicdana sahip bir insanda acıma, şefkat ve merhamet aramak abestir. O insan, artık bu haliyle mânen ca­navarlaşmıştır; hatta tahribatı cihetiyle canavarları bile geride bırakmıştır.

İşte, İslam’ın diğer bütün amansız düşmanları gibi Ümey­ye b. Halef de böy­le bir kalbin ve vicdanın sahibiydi. Ve Hz. Bilâl, merhamet ve şefkat yok­sunu bu kalp sahibinin kölesi idi.
Bu merhamet yoksunu adamın nazarında Hz. Bilâl’in, kendisini yaratan tek Allah’a iman etmesi ve O’nun Peygamberi Hz. Muhammed’e sadâkat elini uzatması büyük suçtu!

Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Hayatı Peygamberlik Vazifesinin Verilmesi


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN HAYATI
(4. BÖLÜM)
Hz. Ebû bekir Müslümanların Safında
 
 
Hz. Ebû Bekir, eskiden beri Resûl-i Ekrem Efendimizin en yakın dostların­dan biri idi. Samimi görüşür ve konuşurlardı.

Onda da göze çarpan en mühim vasıf, Câhilliyye devrinin çirkin âdetleri, kötü ahlâk ve yaşayışları ile fıtratını bozmamış olması; ruh, kalp ve aklını şirk inancıyla kirlet­me­miş bulunmasıydı. Tanın­mış bir tüccardı. Kavminin ileri ge­lenleri her zaman fikrinden istifade ederlerdi. Ku­reyş’in kan davalarını halle­den de oydu. Bir di­ğer mühim vas­fıda, Ku­reyş ailelerinin soy soplarını, nesep şecere­lerini, iyilik ve kötülüklerini gayet iyi bilmesiydi.

Re­sû­lul­lah Efendimiz, henüz açıktan davete başlamamıştı. Fakat yine de davası kulaktan kulağa yayılmış ve Ku­reyş ileri gelenleri tarafından duyul­muştu.

Hz. Ebû Bekir, Yemen tarafına yaptığı bir seyahatten henüz dön­müştü. Baş­ta Ebû Cehil, Ukbe b. Ebî Muayt ve ba­zı Ku­reyş ileri gelenleri, kendisine “hoş geldin” demek için evine vardılar. Hz. Ebû Bekir, “Ben Mekke’de yokken neler olup bitti? Önemli bir haber var mı?” diye sordu.
Onlar, “Ey Ebû Bekir!” dediler. “Büyük bir iş var! Ebû Tâ­lib’in yetimi Mu­hammed, peygamberlik iddiasına kalkıştı! Biz de senin Yemen’den dönüşüne kadar beklemeyi uygun bulduk. Artık sen o dostuna git, ne edeceksen et!”

Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Hayatı Peygamberlik Vazifesinin Verilmesi


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN HAYATI
(4. BÖLÜM)
Hz. Ali'nin Müslüman Oluşu
 
 
Hz. Hatice’nin tereddütsüz iman edip Müslüman olması, Resûl-i Ekrem Efen­dimizi son derece memnun ettiği gibi, şevkini de artırdı. Artık yeryüzünde davasını tasdik ve kabul eden biri vardı.
Peygamber Efendimizin İslam’a davet ettiği ikinci insan, yine en yakınla­rından biri olan Hz. Ali idi. O, dört beş yaşından beri Efendimizin terbiyesi al­tında bulunuyordu ve o, eşsiz terbiyenin eseri olarak, akranlarına göre feraset ve ahlâk bakımından üstün bir seviyedeydi.

Bir gün, Resûl-i Ekrem Efendimizi, Hz. Hatice’yle namaz kılarken gördü. Hayran hayran seyredip namaz bitince, “Nedir bu?” diye sordu. Resûl-i Ek­rem, “Ey Ali! Bu, Allah’ın seçtiği, be­ğendiği din­dir. Ben seni, bir olan Allah’a iman etmeye davet eder, insana ne faydası ne de zararı dokunmayan Lât ve Uzzâ’ya tapmaktan sakın­dırırım” dedi.

Hz. Ali, bu teklif karşısında tatlı çocuk bakışlarını yere dikerek bir an du­rak­ladı. Sonra, “Benim şimdiye kadar görmediğim, işitmediğim bir şey bu! Ba­bam Ebû Tâlib’e danışmadan bir şey diyemem” diye konuştu.

Fakat Resûl-i Kibriya Efendimiz, henüz davasını açıkça ilan et­mek emrini almış değildi. Bu sebeple Hz. Ali’yi ikaz etti. “Ey Ali!” dedi. “Eğer söyledikle­rimi yaparsan yap; yok, eğer yapmayacak olursan, gördüğünü ve işittiğini gizli tut, kimseye bir şey söyleme!”[1]

Hz. Ali, bu ikaz üzerine, sırrını muhafaza edeceğine söz verdi. O geceyi dü­şü­nerek geçirdi. Şafak aydınlığıyla birlikte gönlüne de aydınlık doğdu. Re­sû­lul­lah’ın huzuruna vararak, “Allah beni yaratırken Ebû Tâlib’e sormadı ki ben de O’na ibadet etmek için gidip kendisine danışayım!” dedi ve Müslüman ol­du. “İlk Müslüman çocuk” şerefini kazanan Hz. Ali, o sırada on yaşında bu­lu­nuyordu.[2]
Tedbir, her zaman güzel bir harekettir; ama bir davanın yeni yeni yayıl­maya başladığı sırada çok daha güzeldir. İşte, Allah Resûlü, Hz. Ali’ye gördük­le­rini ve işittiklerini şimdilik kimseye anlatmama ve duyurmama ika­zında bu­lunmakla kâinatta da cârî olan tedbir, tedric ve hikmet kanununa ria­yet ede­rek, bizler için de bir ölçü veriyordu. Gerçekten, tedbire başvurma, za­man ve mekânın şartlarını göz önünde bulundurarak davasını yayma, Allah Resûlünün tebliğ hayatında mühim bir yer işgal eder.

İman safında yer almada, Hz. Hatice ve Hz. Ali’yi, Resûl-i Ekrem­’in oğul edindiği Zeyd b. Hârise (r.a.) takip etti.

Müslüman olduktan sonra Hz. Ali ile Hz. Zeyd’in Nebiyy-i Ekrem Efendi­mize gönülden bağlılıkları yeniden tazelendi ve güç kazandı. Artık Efendimiz­den ayrılmıyor, namaz ve ibadetlerini onunla birlikte ifa ediyorlardı.

Hz. Ali, zaman zaman Resûl-i Ekrem’le birlikte Kâbe’ye gider, ora­da namaz kılarlardı.
Ashaptan Afîfi Kindî, alışveriş maksadıyla geldiği Mekke’de, henüz iman et­memişken Pey­gam­be­ri­miz, Hz. Hatice ve Hz. Ali’yi namaz kılarken gör­müştü. Müslüman ol­duktan sonra, o hallerinden gıbtayla bahsederek şöyle de­miştir:

“Ben, o zaman iman edip de onların dördüncüsü olmayı ne kadar ister­dim!”[3]
Peygamber Efendimiz, davasını henüz umuma açıklamamış olmasına rağ­men, müşrikler onların Kâbe’de namaz kılmalarından, yaptıkları ibadetten farklı bir ibadet yapılmasından pek hoşlanmıyorlardı. Bu sebeple bir müd­det sonra Peygamber Efendimiz, Hz. Ali’yle namazlarını kırlarda, vadilerde eda et­meyi daha uygun buldular.

Annesi ile Babası, Hz. Ali’nin Peşinde!

Resûl-i Ekrem’i bir gölge gibi takip edip yalnız bırakmayan Hz. Ali’nin bu hali, anne ve babasının endişe ve telâşına sebep oldu. Bilhassa anne Fâtıma Hâ­tun, fazlasıyla korkuya kapıldı. Kocasına, “Dikkat et, oğlun Muhammed’le çok dolaşıyormuş; sakın ona bir şey­ler olmasın!” dedi.

Ebû Tâlib, anlayışlı bir insandı. Durumu bizzat Peygamber Efendimizden öğ­renmek istedi. Bunun için bir gün Resûl-i Ek­rem Efendimizle Hz. Ali’nin ar­kalarından gitti. Onları Mekke’nin bir vadisinde namaz kılarken buldu. Fahr-i Kâinat’a, “Ey kardeşimin oğ­lu!” dedi. “Bu din, ne dindir?”
Peygamber Efendimiz, “Ey amca! Bu din, Allah’ın dinidir. Meleklerin, pey­gamberlerin ve ceddimiz İbrahim’in dinidir. Allah, beni onunla bütün kulla­rına gönderdi” dedi; sonra da, “Ey amca! Doğru yola davet edeceklerimin ve bu davete koşması gerekenlerin başında sen varsın ve sen buna herkesten daha lâyıksın! Putlara tap­maktan vazgeç ve bir Allah’a iman et” diye teklifte bu­lun­du.

Bir an düşünceye dalan Ebû Tâlib sonunda, “Ben, eski dinimden ayrıla­mam! Fakat sen üzerinde bulunduğun din­de de­vam et! Allah’a yemin ederim ki ben sağ kaldıkça, yapmak istediğini tamamlayıncaya kadar kimse sana el uzatamaz, hoşlanmadığın bir şeyi sana eriştiremez!” diye konuştu; sonra da oğlu Ali’ye döndü ve “Oğulcağızım! Senin üzerinde bulunduğun bu din ne­dir?” diye sordu.

Hz. Ali, “Babacığım!” dedi. “Ben, Allah’a ve O’nun Resûlüne iman, onun Al­­lah’tan getirdiklerini de tasdik ettim. Ona uydum ve onunla birlikte namaz kıl­dım!”

Bunun üzerine Ebû Tâlib, “Ey oğlum! Amcan oğlunun di­nine sana da iste­ye­rek girmek yaraşır. O, seni ancak hayra davet eder. Ona itaat et!”[4]diye­rek hem Resûl-i Ekrem Efendimizi, hem de Hz. Ali’yi sevindirdi; sonra da ora­dan uzaklaştı.

Eve dönen Ebû Tâlib’e, zevcesi Fâtıma Hâtun, telâş ve şiddetle, “Nerede oğ­lun? Hizmetçim, Ciyad mevkiinde onu Muhammed’le birlikte namaz kılarken görmüş. Oğlunun dinini değiştirmesini uygun görüyor musun?” diye sordu.

Ebû Tâlib, “Sus! Vallahi, amcası oğluna arka çıkmak ve yardımcı olmak, el­bette herkesten çok ona düşer!” diyerek telâş ve endişeye mahal olmadığını ifa­de etti; sonra da, “Eğer nefsim, Ab­dül­mut­ta­lib’­in dinini bırakmak husu­sun­da ba­na itaat etmiş olsaydı, ben de Muhammed’e tâbi olurdum. Çünkü O halim­dir, emindir, tahir­dir”[5]diye ko­nuştu.

Kaynak; [1] İbn Kesir, Sîre, c. 1, s. 428.,[2] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 262.,[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 18.,[4] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 264.,[5] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 264; İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 18; Taberî, Tarih, c. 2, s. 214.,http://www.resulullah.org/

Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Hayatı Peygamberlik Vazifesinin Verilmesi


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN HAYATI
(4. BÖLÜM)
İlk Vahiy Tebliğ Ediliyor
 
 
Ramazan ayının 16 gecesi geride kalmıştı.

Ve Ramazan’ın 17’si, Pazartesi gecesi idi.

Nur dağı, derin ve manalı bir sessizliğe bürünmüştü. O civarda her şey de onunla birlikte sessiz ve sâkindi. Kim bilir, konuşulacakları dinlemek, söyle­nenleri adeta duyabilmek eşsiz mazhariyetine ermek için... Konuşacak olan ile dinleyene belki de hürmet için!

Gecenin yarısı geçmiş idi ve zaman seher vaktine ayak basmıştı. Bülbüllerin ötmeye başladığı, güllerin bütün güzellikleriyle etrafa koku tebessümleri da­ğıttıkları ve Allah’ı zikredenlerin coşup sonsuz hazza eriştikleri müstesna va­kit!

Vahiy meleği Cebrail (a.s.), en güzel bir insan suretine bürünmüştü. Mis gibi kokularla çevre, buram buram kokmakta idi. Havf ve recâ, heyecan ve sü­kûnet tecellileri iç içe idi.
Cebrail (a.s.), son derece sevinçlidir. Çünkü son resûlle, Pey­gamberler Pey­gamberiyle muhatab olacak, “Ha­bi­bul­lah” unvanını imanı, ibadeti, tefekkürü ve mücâdesi ile hakedecek olan Sultan-ı Levlak’la konuşacak, onunla yüz yüze gelecekti.

Beklenen an gelmişti.

Vahiy meleği Cebrail (a.s.), bu ıssız ve karanlık gecede, güzel bir insan su­retinde, etrafa ışıl ışıl nurlar saçarak göz ka­maştırcı bir aydınlıkla Kâinatın Efendisine göründü. Tatlı, fa­kat gür bir sedâ ile hitap etti:

Kâinatın Efendisini, hayret ve korku sardı. Yüreği ürperiyordu!
ما[Ben okuma bilmem] diye cevap verdi.

Hz. Cebrail, kendilerini kucakladı ve sıkıp bıraktıktan sonra, tekrar, “Oku!” diye seslendi.
Fahr-i Kâinat, aynı cevabı verdi: “Ben okuma bilmem!”

Hz. Cebrail, ikinci kere Kâinatın Efendisini kucakladı ve sıkıp bıraktıktan sonra yine seslendi: “Oku!”

Bu sefer Fahr-i Kâinat, “Ben okuma bilmem” dedi. “Söy­le, ne oku­yayım?”
Bunun üzerine melek, Allah’tan aldığı ve Resûlüne teslim etmeye geldiği Alak Suresi’nin ilk ayetlerini başından sonuna kadar okudu:

“Oku! Seni yaratan Rabbinin adıyla oku! Ki O, insanı, pıhtılaşmış bir kan­dan yarattı. Oku ki senin Rabbin, kalemle yazı yazmayı öğreten, insana bilme­diğini tâlim eden, bol kerem ve ihsan sahibidir.”[1]Heyecan ve haşyetin son haddinde, Kâinatın Efendisi, bizzat konuştuğu li­sanla nâzil olan ayetleri kelimesi kelime­sine tekrar etti. Artık inen ayetler Allah Resûlünün hem diline, hem kalbine yerleşmişti.
O andaki vazifesi sona eren Hz. Cebrail de birdenbire kayboluverdi.

“Beni Örtünüz!”

İlâhî vahye muhatab olmanın verdiği heyecan ve haşyetle titreyen Allah Resûlü, mağaradan çıktı ve Mekke’ye doğru hareket etti.
Yolda birçok gariplikle karşılaştı. Dağ, taş ve ağaçlar, “Esselamü Aleyke Yâ Re­sû­lal­lah!” diyerek onu selamlıyor ve yüksek vazifesinden dolayı tebrik edi­yorlardı.
Evine varan Peygamber Efendimiz, karşılaştığı hadisenin azameti ve haş­yeti karşısında adeta konuşamaz hale gelmişti.
Kendisini merak içinde karşılayan vefakâr zevcesi Hatice-i Kübra’ya sadece, “Beni örtünüz, beni örtünüz!” diyebildi.[2]

Sâdık zevce, bu emri alınca, yüzündeki başkalığı sezmesine rağ­men, hiçbir şey sorma cesaretini gösteremeden Kâinatın Efendi­sini şefkat ve hürmetle ya­tağına yatırdı ve üstüne örtüler örttü.
Hira’da yalnızlık arayan Fahr-i Âlem, şimdi de evinde ruh ve dü­şün­cele­riy­le başbaşa idi.
Bir müddet sonra uyandılar. Bir nebze olsun rahata ve sükûnete kavuştuk­ları belli idi. Hatice-i Kübra’ya başından geçenleri olduğu gibi anlattı ve ekledi: “Korkuyorum ey Hatice! Bana bir zararın gel­me­sinden korkuyorum!”

Resûl-i Zîşan Efendimizin bu sözleri, kesin olarak ebedî devlet ve şerefli memuriyete nâiliyet hususundaki itminan bulma arzusun­dan geliyordu.

Ancak bir peygambere, hem de en şerefli peygambere ilk zevce olacak ka­dar yüksek bir kabiliyet, anlayış ve basîrete sahip Hz. Hatice, her halinden son derece emniyet duyduğu zevci Kâinatın Efen­disinin itminan arzusunu şu söz­lerle teyid etti:

“Hiçbir korku ve endişe duymana sebep yok. Hiç üzülme; Allah senin gibi bir kulunu hiçbir zaman utandırmaz. Ben biliyorum ki sen sözün doğrusunu söylersin. Emanete riayet edersin. Akrabalarına yakın alâka gösterirsin. Kom­şularına nâzik ve müşfik davranır­sın. Fakirlere yardım elini uzatırsın. Garip­le­re evinin kapısını açıp onları misafir edersin. Uğradıkları felâket ve musibet­ler­de hal­ka yardım edersin! Ey Am­camoğlu! Sebat et! Vallahi, ben senin bu üm­me­tin peygamberi olacağını ümit ederim.”[3]

Varaka Ne Dedi?

Bütün bu olup bitenler elbette manasız değildi ve bir şeyler ifade ediyordu. Sorup soruşturup öğrenmek ise, Hz. Hatice’ye düşüyordu.

Kime gidebilirdi? Bu işlerden kim anlayabilirdi ve kime itimat edebilirdi?
Hz. Hatice, uzun uzadıya düşündü ve sonunda danışacağı adamı tespit etti: Amcası oğlu Varaka bin Nevfel.
Varaka b. Nevfel, oldukça yaşlanmış, saf bir Hıris­ti­yan­dı. Gözleri görmez ol­muştu, ama gönlü aydınlıktı. Tev­rat’ı ve İn­cil’i okumuş, onlardan pek çok şey öğrenmiş­ti.

Hz. Hatice, vakit kaybetmeden Peygamber Efendimizle, amcası oğluna gitti.

Varaka, önce Resûl-i Ekrem Efendimizi dinledi. O, başından geçenleri an­lattıkça Varaka, renkten renge giriyordu. Efendimiz sözlerine son verince, Va­ra­ka haykırdı: “Kuddûs, Kud­dûs! Bu gördüğün melek, yüce Allah’ın Mûsa Pey­gambere gönderdiği Ruhü’l-Ku­düs’­tür. Namus-ı Ekber’dir. Sen ise bu üm­metin peygamberisin. Ah, ne olur­du, yeni dine halkı çağırdığın günlerde ben de genç olay­dım; kavmin seni yurdundan çıkaracakları zaman sağ olsay­dım!”[4]

Bu ifadeler, hem Allah Resûlünü, hem de Hz. Hatice’yi bir derece rahatlattı. Ancak Efendimizin anlamadığı bir şey vardı: Kavmi, onu niçin yurdundan çı­karacaktı?

Bu sualine Varaka cevap verdi: “Evet, seni buradan çıkaracaklardır! Çünkü senin gibi vahiy tebliğ etmiş bir kimse yoktur ki düşmanlığa uğramamış olsun. Eğer, senin davet gününe yetişsem, bü­tün gücümle sana yardım ederim!”[5]

Varaka b. Nevfel, gerçeği konuşuyordu. Gizlenmesi kabil ol­ma­yan gerçeği... Bütün açıklığıyla ortaya konması gereken gerçeği...

Bundan sonra Resûl-i Ekrem, Hz. Hatice’yle birlikte, Varaka b. Nev­fel’in ya­nından ayrıldı.

VAHYİN BİR ARA KESİLMESİ

Re­sû­lul­lah Efendimiz, aradan çok zaman geçmeden, bir hadiseyle karşı kar­şıya geldi: “İnkıta-ı Vahy” hadisesi, yani “vah­yin kesilmesi...” Sebebi (şöyle ve­ya böyle) izah edilmiş olmakla beraber, beşerî aklımızla hikmetini tam kav­ra­ya­madığımız bu hadise karşısında Peygamber Efendimizin tekrar büyük bir sıkıntı ve üzüntü duyduğu fark ediliyordu. Öyle ki adeta dünya kendisine dar gelmek­teydi ve bu dar dünyadan kurtulmak istemekteydi. Bu esnada Cebrail veya İsrafil (a.s.), teselli için, birkaç sefer kendilerine görünmüşlerdir.[6]

Allah Resûlü, tam kırk gün bu üzüntüyle karşı karşıya kaldı. Dünya “Dâ­rü’l-Hikmet” olması sebebiyle, onda her şey —şüp­hesiz— hikmetle cere­yan et­mektedir. Aklımızın küçücük terazisiyle biz, Bazen bu gibi hadiselerin sebep ve hikmetlerini yakalarız, Bazen de yakalamamız mümkün olmaz. Ama sebep ve hikmetini bilmeyişimiz, elbette hadiselerin hikmetsiz cereyan ettikle­rine hiç­bir zaman delil olmaz. Hele, peygamberlik gibi her şeyi hikmet kale­miyle programlanmış bir vazifenin içine elbette hikmetsizliğin girmesine im­kân ve ihtimal yoktur. Buna binaen, inkıta-ı vahy, yani vahyin bir ara kesilmesi hadi­sesi, şüphesiz birçok sebep ve hikmete binaen cereyan etmiştir. Fakat biz hik­met­lerin künhüne vâkıf değiliz. Bununla birlikte meseleye çeşitli izah tarzı ge­ti­renler de vardır. Bu görüşleri şöylece hülâsâ etmek mümkündür:

a) Allah Resûlü, ilk vahiy karşısında fazla telâş duymuş ve ruhu adeta vah­yin ağırlığıyla sarsılmıştır. Bu durumda ruhunun ve sâir lâtifelerinin biraz sü­kûn bulması ve daha sonra gelecek vahye hazırlanması için bu hadise vuku bulmuştur.

b) Ruh-ı Ahmed’in (a.s.m.), ızdırap ve elemlere dayanmaya şimdiden alıştı­rılması.
c) Vahye, daha fazla iştiyak duymasını temin.[7]

VAHYİN TEKRAR GELMEYE BAŞLAMASI

Kırk günlük bir aradan sonra, Peygamber Efendimize vahiy tekrar gelmeye başladı.
Vahyin tekrar gelmeye başlaması hadisesini bizzat ken­di­leri şöy­le anlat­mışlardır:

“Bir gün giderken, aniden gökyüzünde bir ses işittim. Başımı kaldırıp bak­tı­ğımda, Hira’da bana gelen meleği (Cebrail), yerle gök arasında bir kürsü üze­rinde oturmuş gördüm. Ürpererek yere çöktüm. Evime dönüp, ‘Beni örtünüz, beni örtünüz!’ dedim. Bunun üzerine Yüce Allah,
‘Ey örtüye bürünen Peygamber! Kalk da sana iman etmeyenleri azapla kor­kut! Rabbinin büyüklüğünden bahset! Elbiseni temiz tut! Putperestlik pisliğini bırakmakta devam et!’[8]ayetlerini indirdi. Artık vahiy gelmeye başladı ve ardı arkası kesilmedi.”[9]

Vahiy tekrar gelmeye başlayınca, Resûl-i Kibriya Efendi­mizin ruhundaki sıkıntılar dindi; iç âlemi huzur ve sükû­ta kavuştu. Cenab-ı Hak, serâpa ahlâkî güzellikler ve kemâllerle süslemiş olduğu Hz. Muhammed’i (a.s.m.) peygam­berlik vazifesiyle vazifelendirmekle, onu insan nev’i içinde en mümtaz ve en seçkin mev­ki­ye çı­karmış oluyordu. Bu suretle aynı zamanda Yüce Allah’ın umum kâi­natta cârî olan “Her nev’de bir ferd-i mümtaz ve mükem­mel ve ca­mi’ halkedip, nev’in medar-ı fahri ve kemâli ya­par” ka­nu­nu, insanlık câmia­sın­da da tecellisini buluyordu.

“Cenab-ı Hakk’ın esmâsında [isimlerinde] bir İsm-i Âzam olduğu gibi, masnuatında [san’atlarında] da bir Ferd-i Ekmel bulunacak ve kâinatta münte­şir [dağıtılmış] kemâlâtı o ferdde cem edip [toplayıp] kendine medar-ı nazar edecek.

“O ferd, herhalde zîhayattan olacaktır. Çünkü enva-ı kâinatın [kâinattaki türlerin] en mükemmeli zîhayattır. Ve herhalde zîhayat içinde o ferd, zîşuur­dan olacaktır. Çünkü zîhayatın envaı içinde en mükemmel, zîşuurdur. Ve her­halde o ferd-i fe­rîd, insandan olacaktır. Çünkü zîşuur içinde hadsiz terakkîyata müstaid, insandır.

“Ve insanlar içinde herhalde o ferd, Muhammed (a.s.m.) olacaktır. Çünkü zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar hiçbir tarih, onun gibi bir ferdi gösteremiyor ve göstere­mez. Zira o zât , küre-i arzın [yeryüzünün] yarısını ve nev-i beşerin [insanların] beşten birisini saltanat-ı mâ­ne­vî­yesi altına alarak bin üç yüz elli se­ne (şimdi bin dört yüz sene) kemâl-i haşmetle saltanat-ı mânevîyesini devam ettirip, bütün ehl-i kemâle, bütün enva-ı hakaikte [hakikatlerin her türlüsünde] bir Üstad-ı Küll hükmüne geçmiş.

“Dost ve düşmanın ittifakıyla, ahlâk-ı hasenenin en yük­sek derecesine sahip olmuş, bidayet-i emrinde [peygamberliğinin başlangıcında] bütün dünyaya meydan okumuş. Her dakikada yüz milyondan ziyade insanların vird-i zebanı olan Kur’an-ı Mu’cîzü’l-Be­yan’ı göstermiş bir zât, elbette o ferd-i mümtazdır, ondan başkası olamaz.

“Bu âlemin hem çekirdeği, hem meyvesi odur.”[10]

Kaynak; [1] Alak, 1-5.,[2] Buharî, Sahih, c. 1, s. 7.,[3] Buharî, a.g.e., c. 1, s. 7.,[4] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 254; İbn Kesir, Sîre, c. 1, s. 404.,[5] Buharî, Sahih, c. 1, s. 7; Müslim, Sahih, c. 1, s. 97-98.,[6] Tecrid Tercemesi, c. 1, s. 13.,[7] Abdüllatif es-Sübkî, el-Vahyü İle’r-Rasûl Muhammed (a.s.m.), s. 89.,[8] Müddessir, 1-5.,[9] Buharî, Sahih, c. 1, s. 7; Müslim, Sahih, c. 1, s. 98; Ahmed İbn Hanbel, Müsned (h. 2846); Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 592.,[10] Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 284-285.
Yazar:,Salih Suruç ,http://www.resulullah.org/

Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Hayatı Peygamberlik Vazifesinin Verilmesi


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN HAYATI
(4. BÖLÜM)
Peygamberimiz'e Gaibden Ses Gelmeye Başlıyor
 
 
Kâinatın Efendisi, otuz sekiz yaşına girince gaibten bazı sesler duymaya ve bazı taraflarda birtakım ışıklar görmeye başladı. Bazen de kendilerine gaibten “Yâ Muhammed!” diye nidâ ediliyordu.

Fakat Efendimiz, bu garip seslerin ve parlayıp geçen ışıkların ne demek is­tediklerine henüz o sırada tam manasıyla vâkıf değildi. Bununla beraber, bu hadiselerin manasız ve boşu boşuna cereyan etmediklerini biliyordu ve gün­le­rini onları düşünmekle geçiriyordu.

Zaman zaman da sadece muhterem zevcesi Hatice-i Küb­ra’­ya bu sırları anla­tır ve konuşurlardı. O anda yeryüzünde maddî hayatta tek teselli kaynağı Hz. Hatice validemiz de Resûl-i Ekrem Efendimizi bir siyanet meleği gibi koru­yor ve konuşmaları, sohbetleriyle onu teselliye çalışıyordu.
Kâinatın Efendisinin bu hali tam bir sene devam etti.

Sâdık Rüyalar

Kâinatın Efendisi otuz dokuz yaşında iken “sâdık rüyalar” devri başladı. Gündüzün meydana gelecek hadiseler kendilerine geceden, uyku ile uyanıklık arasında bir hal içinde gösteriliyor ve bildiriliyordu. Öyle ki geceden gördüğü rüyalar, o gecenin sabahında şafak aydınlığı gibi berrak ve apaçık ortaya çıkı­yordu.[1]
Peygamber Efendimizi, vahiy almaya bir nevi hazırlama maksadına mebni olan bu durum altı ay devam etti.

Yalnızlık Araması

Kâinatın Efendisinin mübarek ruhu, bu altı aylık devreden sonra artık ta­mamıyla yalnızlık arıyordu. Cemi­yet­ten uzak dur­mak, düşünceleriyle başbaşa kalmak, en büyük arzusuydu. Çünkü ruhu, içinde bulunduğu cemiyetin ah­lâksızlığından, zu­lüm ve zulmetinden sıkılıyordu.

Ona adeta yalnızlık sevdirilmişti. Öyle ki her şeyinden vaz­geçebelir, fakat insanlardan uzak, kâinatla ve kendi tefekkür âlemiyle başbaşa kalmaktan asla vazgeçemezdi.
Bu sebeple, onun Mekke içinde pek durmadığı ve hep insanlardan uzak ıs­sız yerleri seçtiği, buralarda hususî tefekküre daldığı görülüyordu.

Ve bu yalnızlık sırasında, adeta dağdan taştan, yerden gökten, kâinatın ni­çin yaratıldığını, insanların bu dünyaya niçin gönderildiklerini, gaye ve mak­satlarının neler olduğunu soruyordu. Ne var ki bu suallerine ne Hira’nın ka­ya­ları, ne uçsuz bucaksız çöller, ne gündüz âleminin lâmbası güneş, ne gece âle­minin kandili ay, ne pırıl pırıl parlayan yıldızlar ve ne de gelip geçen bu­lut­la­rın hiçbiri cevap veremiyordu. Ve o, bu su­allerine cevap bulamayışın hay­reti için­de gün ve gecelerini geçiriyordu.

Evet, Fahr-i Kâinat’ın mübarek ruhu, zâhiren yalnızlık isti­yor­du; hakikatte ise, kâinatın yaratıcısı Cenab-ı Hak­k’a mu­hatab olmak arzusunu ruhunun de­rinliklerinde taşı­yordu. Yalnızlık içinde sonsuz varlığa kavuşmak arzusuydu bu...

Bu hal, az veya çok, hemen hemen bütün peygamberlerin vahiy almadan az önceki hayatlarında görülmüştür. Hz. Musa, peygamberliğinden önce kırk gün kadar Tur dağında, dünyadan uzak, oruç tutmakla vakit geçirmiştir. Yine Hz. İsa, sâkin bir ormanda kırk gün kadar her şeyden uzak ibadetle meşgul olmuş­tur.[2]

KÂİNATIN EFENDİSİ, HİRA’DA

Sene Milâdî 610.
Kâinatın Efendisi kırk yaşında.
Yıllardan beri devam edip gelen bir âdetleri vardı: Her senenin Ramazan ayını Hira dağının[3]tepe­sindeki mağa­rada tefekkür, ibadet ve dua ile geçirirdi. Burası sessiz ve sâkindi. Tefekkürüyle başbaşa kalması için en müsait yerdi. Cemiyetin bozuk havasın­dan sıkılan mü­barek ruhları bu­rada adeta tenef­füs ediyor ve huzur bulu­yordu.[4]
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hira mağarasında rastgele değil, ceddi Hz. İbra­him’in Hanif dini üzere ibadet ve tâatte bulunuyordu.[5]
Ömr-ü saadetlerinin bu kırkıncı senesinin Ramazan ayını da aynı şekilde Hira’da ibadet ve tâatle geçirecekti. Zevcesi Hatice-i Kübra’nın hazırladığı azı­ğıyla Hira dağına doğru ilerliyordu.
Kâinat, o anda adeta Efendisinin attığı her adımı hürmetle takip ediyor ve derin bir sükûnete gömülü duruyordu. Fakat bu sükût ve sükûnet manasız de­ğildi; ibret ve hikmetle doluydu.
Hira MağarasıNur Dağı
Hira mağarasıNur Dağı
Kâinatın bu manalı sükûtuna, Pey­gam­be­ri­miz de derin düşüncesiyle katılı­yordu ve adeta bir ahenk meydana getiriyorlardı. Sanki kâinat, onun muazzam ruhuna derinden derine fısıldıyordu: “Se­beb-i vücudum, sensin. Manamı da en güzel izah edecek, sensin. Bir kitab-ı Rabbanî olduğumu bildirecek, sensin. Onun için sana min­nettarım, sana hürmetkârım.”
Kâinatın Efendisi, artık sessiz sâkin ve İlâhî tecelli mazhariyetine erecek Hira dağının tepesindeki mağaradaydı. Burada ibadetiyle, tâatiyle, dua ve tefek­kürü ile meşguldü.

Kaynak; [1] Buharî, Sahih, c. 1, s. 6; Müslim, Sahih, c. 1, s. 97; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 2, s. 153.,[2] Seyyid Süleyman Nedvî, Asr-ı Saadet, Terc.: Ali Genceli, c. 1, s. 44-45.,[3] Hira dağı:[4] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 252.,[5] Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 260.,Yazar: Salih Suruç ,http://www.resulullah.org

Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Hayatı Peygamberlik Vazifesinin Verilmesi


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN HAYATI
4.(BÖLÜM)
Kuss Bin Sâide, Efendimizin Peygamberliğini Haber Veriyor
 
 
Kâinatın Efendisine peygamberlik vazifesinin verilmesinden bir­kaç yıl ön­ceydi.

Arapların Câhiliyye devrinde iki meşhur panayırından biri olan Hicaz’daki “Sûk-i Ukâz“ renk renk yüzlerce insanla dolup taşmıştı. İçlerinde pek çok Arap beliğleri de vardı. Bu sırada, kızıl tüylü bir deve üstünde yüz yaşını aşmış bir pir-i fani peydahlandı. Gözleri çukura kaçmış, yaşlılıktan iki büklüm olmuş, fakat ruhu aydınlık bu süvari, İyad kabilesinin büyüğü Kuss b. Saide idi. Cenab-ı Hakk’ın varlık ve birliğine, haşir ve neşre inanan Kuss, Arapların şâiri, hatibi ve hakîmi idi. Fesahatiyle dillere destan olmuş bu zât, dikkat kesilmiş ve derin bir sükûta dalmış yüzlerce insana beligane şöyle hitabediyordu:

“Ey insanlar! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz! İbret alınız! Yaşayan ölür, ölen fena bulur! Olacak neyse olur. Yağmur ya­ğar, otlar biter; çocuklar doğar, an­ne­lerinin ve babalarının yerini alır. Derken, hepsi ölüp gider! Hadiselerin ardı ar­kası ke­silmez; hepsi birbirini kovalar. Kulak tutunuz, dikkat kesiliniz; gökte haber, yerde ibret alınacak şeyler var. Yeryüzü bir büyük dîvan, gökyüzü yük­sek bir tavan. Yıldızlar yürür, denizler du­rur. Gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları yerden hoşnut olup da mı kalıyorlar? Yoksa, orada kalıp da uykuya mı dalıyorlar? Yemin ederim, yemin ederim ki Allah’ın indinde bir din vardır ki şimdi içinde bulunduğunuz dinden daha sevgilidir! Ve Allah’ın gele­cek bir peygamberi vardır ki gelmesi pek yakındır. Gölgesi başınızın üstüne geldi! Ne mutlu o kimseye ki ona iman eder; o da kendisine hidayet eyleye! Yazıklar olsun, ona isyan ve muhalefet edecek bedbahta! Yazıklar olsun, ömür­leri gafletle geçen ümmetlere!

“Ey insanlar! Hani ya babalar, dedeler, atalar? Nerede soy sop? Hani o süs­lü saraylar ve mermer binalar yükselten Âd ve Semûd kavimleri? Hani ya, dünya varlığından gururlanıp da kavmine, ‘Ben sizin en büyük Rabbiniz değil miyim?’ diyen Firavun’la Nemrud? Onlar, zenginlikçe, kuvvet ve kudretçe siz­den çok daha üstün idiler. Ne oldular? Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti, dağıttı. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri yıkılıp ıssız kaldı. Yerle­rini yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın, onlar gibi gaflete düşmeyin, on­ların yolundan gitmeyin! Her şey fanidir; bâkî olan, ancak Allah’tır. Ki O, bir­dir, şeriki ve nâziri yoktur! İbâdet edilecek, ancak O’dur. Doğmamış ve do­ğur­mamıştır! Evvel gelip geçenlerde, bize ibret alacak şey çoktur! Ölüm bir ır­mak­tır. Girecek yerleri çok, ama çıkacak yeri yoktur! Büyük küçük hep göçüp gidi­yor! Giden geri gelmiyor! Kat’î bildim ki herkese olan, size ve bana da ola­cak­tır.”[1]

Gariptir ki bu muazzam hitabesini verip, Hâtemü’l-Enbiya’­nın pek yakında geleceğini haber veren Kuss b. Saide, o anda kendisini dikkatle dinleyenler ara­sında, geleceğinden söz ettiği zâtın bulunduğundan habersizdi!

Câhiliyye devrinde Cenab-ı Hakk’ın kalplerine hidayet ihsan ettiği bahti­yarlardan biri olan Kuss b. Saide’nin bu hitabesinden az zaman sonra Kâinatın Efendisine nübüvvet ve risâlet geldi.
Fakat Kuss, bu sırada hayata gözlerini yummuştu. Haliyle, pek yakında ge­leceğini müjdelediği Efendimizle görüşmek kendisine nasip olmadı.

Aradan yıllar geçti...

Benî İyad’ın muvahhid ve Hz. İsa’nın dinine mensup bulunan büyüğü Câ­rûd b. Alâ adındaki zât, kavminin ileri gelenleriyle birlikte, vasıflarını öğren­mek üzere Re­sû­lul­lah Efendimizin huzuruna vardı. Peygamber Efendi­mize ne ile gönderildiğini sorup öğrendikten sonra, “Seni hak peygamber ola­rak gön­deren Allah’a yemin ederim ki senin vasfını İncil’de buldum. Seni, Meryem’in oğlu müjdeledi. Sana devamlı selam olsun ve seni gönderen Al­lah’a da ham­dolsun. Elini uzat. Ben şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve sen, Allah’ın resûlüsün!” diyerek Müs­lüman oldu. Onu takiben de diğer arkadaşla­rı İslami­ye­te girdiler.[2]

Bu durumdan fazlasıyla memnun olan Fahr-i Kâinat Efendimiz, sordu: “İçinizde Kuss b. Saide’yi bilen var mı?”

Cârûd, “Elbette yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Hepimiz onu biliriz. Hu­susan ben, hep onun yolunda gidenlerdenim!”

Bunun üzerine Resûl-i Zîşan Efendimiz şöyle buyurdular:

“Kuss b. Saide’nin bir zamanlar Sûk-i Ukâz’da bir deve üze­rinde, ‘Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olacak neyse olur!’ diye okuduğu hutbesi hiç hatırımdan çıkmaz. O, bir hayli söz daha söylemişti. Zannetmem ki hepsi hatırımda kalmış olsun!”

Mecliste hazır bulunan Hz. Ebû Bekir (r.a.) atılarak, “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Ben de o gün Sûk-i Ukâz’da hazırdım. Kuss b. Saide’nin söylediği sözler hep hatırımdadır. Müsaade buyurursanız okuyayım!”

Sonra da mezkûr hutbeyi başından sonuna kadar huzur-u Ri­sâ­let­te okudu.
Bunun üzerine heyetten de bir kişi ayağa kalktı ve Kus­s’­un şiirlerinden bir­kaçını daha okudu. Bu şiirlerinde de o, Harem-i Şerif’­te, Hâşimoğullarından Mu­hammed’­in (a.s.m.) peygamber gönderileceğini açıkça zikr ve beyan et­miş­ti.

Bütün bunlardan sonra Re­sû­lul­lah Efendimiz de, Câ­hi­liy­ye devrinde hida­yet yolunu bulmuş bu bahtiyar için şöyle buyurdu:
“Ümit ederim ki Cenab-ı Hak, kıyamet gününde Kuss b. Sai­de’­yi ayrı bir üm­met olarak haşreder!”[3]


 

Kaynak; [1] Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, c. 1, s. 62.,[2] İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 221; İbn Sa’d, Tabakat, c. 6, s. 560; Taberî, Tarih, c. 3, s. 161.,[3] Ahmed Cevdet Paşa, a.g.e., c. 1, s. 62.
Yazar:,Salih Suruç, http://www.resulullah.org

Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Hayatı - Hacerü'l-Esved


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN HAYATI
Hacerü’l-Esved 

Hacerü’l-Esved (Siyah Taş);

Renginin siyah olması sebebiyle “Hacerü’l-Esved (Siyah Taş)” diye adlandırılmış bulunan bu mü­barek taş, Kâbe’nin şark köşesinde olup yerden bir buçuk metre yükseklikte, kapıya yakın bir yere yerleştirilmiş, üç büyük ve birkaç tane de küçük parçadan müteşekkildir. Etrafı gümüş bir halkayla çevrilidir. Bir başka ismi “Ruhü’l-Esved”dir.

Resûl-i Kibriya Efendimiz (s.a.v), bizzat Hacerü’l-Esved’i kendi eliyle yerine koymuşlardır. İbni Abbas Hazretlerinin bir rivayetine göre, Efendimizin, Hace­rü’l-Es­ved’i yerine koyduğu gün, Pazartesi günü.

Bu mübarek taş, semâvî bir taş olup, Hz. İbrahim (a.s.)’e  Hz. Cebrail tarafından getirilmiştir. Kâbe duvarına yerleştirilmeden evvel, Ebû Kubeys dağında muhâfaza edilmekteydi. Bir rivâ­yete göre, Peygamber Efendimizin “Ben peygamber gönderilmeden evvel, Mekke’de bana se­lam ve­ren taşı, hâlâ biliyor ve tanıyorum!” ifadelerinin işaret ettiği taş, bu Hacerü’l-Esved’dir.

Bir gün, bu taşa yaklaşıp öpen Hz. Ömer, şöyle demişti:

“Çok iyi bilirim ki sen zararı ve menfaati olmayan bir taş parçasısın! Eğer Re­sû­lul­lah’ın seni takbil ettiğini (öptüğünü) görmeseydim asla seni takbil etmezdim!”

Kaynak; http://www.resulullah.org/

Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Hayatı Gençlik Yılları, ticaret hayatı, Hz Hatice Anamızla Evliliği


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN HAYATI
(3. BÖLÜM)
Kâbe'nin Yeniden İmârı ve Peygamberimizin Hakemliği
 
 
Kâinatın Efendisi 35 yaşında idi.
Bu sırada Ku­reyş kabilesi, Kâbe duvarlarını yıkıp, yeniden tamir kararını verdi. Zira, yıllardan beri yağan yağmur ve neticede meydana gelen seller, ya­pı itibarıyla pek sağlam olmayan bu mâbedi oldukça yıpratmıştı. Çatısız bu­lunması sebebiyle de, yağan yağmurlar temeline kadar tesir etmiş ve binayı adeta harab bir hale getirmişti.
Son olarak gelen büyük bir sel, Kâbe’yi bütün bütün sarsmış ve duvarlarını çatlatmıştı. Bu durum Mekkelilerde bir korku ve telâş uyandırmıştı.
Bu arada, bir hadise daha oldu: Kadının biri Harem’de ateş yaktı. Ateşin ko­rundan sıçrayan kıvılcımlar, Kâbe’nin örtüsünü tutuşturdu ve yanmasına se­bep oldu.
Bütün bunların üzerine bir de Kâbe’nin içinde bulunan bir definenin çalın­ması eklenince, Mekkeliler, artık verdikleri ka­rarı bir an evvel gerçekleştirme gayretine girdiler.[1]

İnşaat Malzemesi Yüklü Gemi

Ku­reyşliler, Kâbe’yi nasıl ve neyle tamir edeceklerini düşünüp, iştişâre edi­yorlardı.
Bu sırada, Cidde’ye gitmek üzere Mısır’dan yola çıkmış bulunan bir Bizans gemisi, Cidde yakınlarında karaya oturdu.
Bunu haber alan Ku­reyş, olay yerine bir heyet gönderdi. Ge­minin yükü, yumuşak aktaş, tahta, direk ve demir idi. Bunlar, Ku­reyş’in arayıp da bulama­dıkları şeylerdi!
Heyet, gemide bulunanlarla anlaşarak keresteyi satın aldı. Bunun yanında, gemideki tüccara, Mekke’ye serbestçe girebilme ve mallarını gümrüksüz sata­bilme garantisi de verdiler. Hâlbuki, daha evvel Mekkeliler, şehirde ticaret eş­yası satanlardan öşür alırlardı.
Gemide ayrıca Bâkûm adında Bizanslı bir mimar da bulunuyordu. Kâbe yapımında kendisinden istifade etmek üzere bu mimarla da anlaştılar.
Buna göre, duvarlarını yeniden tamire karar verdikleri Kâbe’nin mimarlığı­nı Bizanslı Bâkûm, marangozluğunu ise Mekke’de oturan Kıbtî bir usta yapa­caktı.[2]

Duvarların Taksimi

Kâbe duvarlarının taşlarla örülmesi işi, kur’ayla kabileler arasında dörde taksim edildi. Buna göre, Abdi Menaf ile Zühreoğullarına Kâbe’nin Şam cephe­si (Hatiym, Hıcır tarafı); Şehm, Cehm (Cü­mah) ve Amiroğulları payına Kâ­be’nin Yemen köşesi ile Ha­ce­rü’l-Esved köşesi arası; Mah­zum ve Teymoğulla­rı­na ise, Safâ ile Ecyad’a bitişik olan Ye­men cephesi düştü.[3]

Mekke’nin Sarsılması

Her kabile, kendisine düşen tarafı yıkıyordu. Hz. İbrahim’in attığı temele ka­dar inildi. Bundan sonra, birbiriyle kaynaşmış deve sırtı gibi yeşil yeşil taşlar görülmeye başlandı!
Niyetleri, daha da aşağı inmekti. Ne var ki buna muvaffak olamadılar. İçle­rinden biri bu yeşil taşlara kazmayı sallayınca, birden zelzeleye uğramış gibi Mekke’nin sarsıldığını gördüler. Herkeste bir korku ve telâş başladı. Bundan sonrasını yıkmaya müsaade bulunmadığını anlayıp, kazdıklarıyla iktifa etti­ler.[4]

Kabileler Arasında Anlaşmazlık Çıkması

Herkes kendisine düşen taraf için taş taşıyor ve duvarlar örülüyordu. Bina, Hacerü’l-Esved’in konulacağı yere kadar yükseltilmişti. Ancak bu mübarek taşı yerine koymada kabileler arasında anlaşmazlık çıktı. Her kabile, kendisini diğer kabilelerden bu hususta daha lâyık görüyordu. Kabile taassubunun bü­tün şiddetiyle hüküm sürdüğü bir zamanda, hangi kabile bu şerefi başkasına kaptırmak isterdi? İş kızıştı, tartışma ve münakaşa son derece sertleşti. Öyle ki birbirleriyle vuruşacaklarına dair yemin bile ettiler.[5]
Ortalığı bir kargaşalık kaplamıştı. Her an çarpışma bekleniyordu. Çarpışma vuku bulursa, çok kişi hayatını kaybedebilir, çok mal telef olabilirdi!
Bu duruma bir çare bulmak gerekiyordu!
Dört beş gün, Kâbe’nin duvarlarına tek taş koymadan, Ku­reyş kabileleri bekleyip durdular! Sonra tekrar Mescid-i Haram’da toplandılar, birbirleriyle ko­nuştular, tartıştılar.
Bu arada, kabileleri uzlaşmaya davet edenler de vardı.

Uzlaşmayı Sağlayan Teklif!

Kanlı bir hadisenin kopması her an beklenirken, Ku­reyş’in en yaşlılarından Ebû Ümeyye diye bilinen Huzeyfe b. Muğîre, ortaya atıldı ve taraflara şu tekli­fi sundu:
“Ey Ku­reyşliler! Anlaşamadığınız şu işte, mâbedin şu kapısından (Benî Şey­be Kapısını eliyle işaret ederek) ilk girecek zâtı aranızda hakem yapın; o kimse bu işi bir neticeye bağlasın!”[6]
Ebû Ümeyye’nin beklenmedik bu teklifi, taraflarca tereddütsüz kabul gör­dü.

“Muhammedü’l-Emin” Geliyor!

Artık bütün gözler Benî Şeybe kapısındaydı!
Acaba kim çıkacaktı ve kabilelerin anlaşmazlığına nasıl bir çareyle son vere­cekti? Hiçbir kabilenin gönlünü kırmadan bu işi nasıl halledecekti?
Merak dolu bakışlar, mescidin mezkûr kapısını dikkatle süzmekte idi.
Kapıdan bir zât belirdi!
Uzaktan fark ettiler, kendisine mahsus boyu posu ve yürüyüşüyle vakar içinde gelen bu zâtı derhal tanıdılar ve sevinç içinde bağırdılar: “El-Emin o! Muhammed o! Onun aramızda vereceği hükme râzıyız!”[7]
Evet, gelen Muhammedü’l-Emin’di (a.s.m.). Herkesin iti­madını kazanmış olan dürüst insandı.
Bu sebeple, merak dolu bakışlar, birden sevinç bakışlarına döndü. Çünkü âdil karar vereceğinden hepsi tereddütsüz emindi.
Evet, isabetli karar vermekten şaşmayan Efendimizin gelişi, elbette tesadüfî değildi. Vereceği hükümle onlara, peygamberliğinden önce de, isabetli görüşe, derin düşünceye sahip olduğunu tasdik ettirecekti.
Ku­reyş, durumu kendilerine anlattı.
Kalbi gibi zihni de tertemizdi Efendimizin... İsabetli ka­ra­rı vermekte gecik­medi ve şu emri verdi:
“Hemen bana bir örtü getiriniz!”
Ânında getirdiler. Bir rivayete göre bu Velid b. Mu­ğî­re’­nin elbisesiydi. Di­ğer bir rivayete göre ise, Efendimiz, bizzat kendi ridâsını bu işte kullandı.[8]
Kâinatın Efendisi, getirilen örtüyü yere serdi.
Küçük büyük herkesin dikkatli bakışları, Efendimizin üzerinde toplanmıştı. O örtüyle ne yapacaktı?
Merakları fazla sürmedi ve Sevgili Pey­gam­be­ri­miz, Hace­rü’l-Esved’i bu ör­tünün ortasına koydu; sonra da, “Her kabileden bir kişi bunun birer köşe­sinden tutsun” diye emretti.
Öyle yaptılar. Hacerü’l-Esved’i örtüyle, konulacak yere kadar kaldırdılar.
...Ve Resûl-i Kibriya Efendimiz, bizzat Hacerü’l-Esved’i kendi eliyle yerine koyarak, bu şerefe nâil oldu!
Bundan sonra duvar örülmeye başlandı ve kısa zamanda tamamlandı.[9]
Böylece, Allah Resûlü, İlâhî mevhibenin bir eseri olan isabetli kararıyla, ka­bileler arasında büyük bir kanlı çarpışmayı önlemiş oldu.
Bu kararıyla Sevgili Pey­gam­be­ri­miz, kendisinden çok daha yaşlı ve haliyle tecrübeli bulunanlardan bile daha isabetli görüşe, daha kuvvetli muhakemeye ve daha ziyade zekâya sahip bulunduğunu, aynı zamanda İlâhî bir kuvvetle teyit edildiğini ortaya koymuş oluyordu!
İbni Abbas Hazretlerinin bir rivayetine göre, Efendimizin, Hace­rü’l-Es­ved’i[10]yerine koyduğu gün, Pazartesi günü idi.[11]

PEYGAMBERİMİZİN, HZ. ALİ’Yİ YANINA ALMASI

Efendiler Efendisi otuz altı yaşında.
Milâdî 607 senesi.
Mekke’de şiddetli bir kuraklık ve kıtlık başgöstermişti. Çoğu aile, geçim sı­kıntısından perişan bir durumda idi.
Geçim sıkıntısı içinde bulunan ailelerden biri de,Resûl-i Ekrem Efendimizin amcası Ebû Tâlib’in ailesiydi.
Efendiler Efendisinin kalbi, şefkat ve merhamet kaynağıydı sanki... Zâtına yapılan iyilikleri asla unutmuyordu. Kendisine karşı gösterilen kadîrşinaslık­ları asla karşılıksız bırakmak istemiyordu! Böylesi güzel ve eşsiz bir mizaca sa­hip bulunuyordu!
İşte, şimdi geçim sıkıntısı çeken biri vardı. Kendisine elinden ge­len yardımı esirgemeyen biri. Çocukluğundan beri, şefkatli kanatları arasında büyüdüğü biri: Ebû Tâ­lib...
Amcası geçim sıkıntısı içindeyken, o nasıl rahat edebilir ve nasıl yardımına koşmazdı?
Derhal harekete geçti. Hali vakti yerinde olan diğer am­cası Hz. Abbas’a koş­tu, durumu kendisine arz etti. Sıkıntı içinde kıvranan Ebû Tâlib’e yardım el­le­rini uzatmaları, yükünü bir nebze de olsa hafifletmeleri gerektiğini anlattı.
Hz. Abbas, Efendimizin bu davetini memmuniyetle kar­şıladı ve birlikte Ebû Tâlib’e vardılar.
Maksatları, Ebû Tâlib’in evindeki kalabalığı biraz azalt­mak, hiç olmazsa birka­çının nafaka yükünü omuzun­dan kal­dırmaktı!
Maksatlarını Ebû Tâlib’e açınca, o bundan memnuniyet duydu ve sonunda Efendimiz ismini bizzat koyduğu Hz. Ali’yi, Hz. Abbas da Hz. Cafer’i himâye­sine aldı.[12]
O sırada Hz. Ali, dört veya beş yaşında bulunuyordu. Henüz bu yaşta, “Gü­zel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyuran Resûl-i Kibriya’nın himâ­yesine girmesi, Hz. Ali için eşsiz bir mazhariyetti. Bu yaşından itibaren onun terbiye süzgecinden geçecek, davet edildiğinde ise, derhal iman edecektir! Bu imanı sırasında dokuz on yaşlarında bulunan Hz. Ali, aynı zamanda “ilk Müs­lüman çocuk” şerefini de kazanmış olacaktır.[13]

Kaynak; [1] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 205; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 145; Taberî, Tarih, c. 2, s. 198.,[2] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 205; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 145.,[3] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 207; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 146; Taberî, Tarih, c. 1, s. 200.,[4] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 207-208; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 201.,[5] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 209; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 146; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 201.,[6] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 209; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 146; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 201.[7] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 209; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. ?,[8] Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 99.,[9] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 209-210; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 146; Taberî, Tarih, c. 2, s. 201.,[10]  “Hacerü’l-Esved (Siyah Taş)” ,[11] Süheylî, Ravdü’l-Ünf, c. 1, s. 129.[12] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 263.,[13] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 262; Taberî, Tarih, c. 2, s. 213.
Yazar: Salih Suruç,http://www.resulullah.org/

Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Hayatı Gençlik Yılları, ticaret hayatı, Hz Hatice Anamızla Evliliği


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN HAYATI
(3. BÖLÜM)
Peygamber Efendimiz (s.a.v)in Hz. Zeyd Bin Hârise'yi Âzad Etmesi
 
 
Zeyd b. Hârise, Kelb kabilesine mensuptu. Henüz sekiz yaşlarında küçük bir çocuk iken, annesiyle beraber gittiği akrabalarının yanında, bir başka kabi­lenin baskını sırasında esir alın­mıştı. Esirler pazarından da, Hz. Hatice’nin ye­ğeni Hâkim b. Hi­zan tarafından dört yüz dirheme satın alınıp Mekke’ye geti­rilmişti.[1]Hz. Hatice, Zeyd’i yeğeninden almış ve evinde barındırıyordu.
Bu sırada Efendimiz, Hz. Hatice’yle evli bulunuyordu.
Resûl-i Ekrem, bu küçük çocuğu sevmişti. Bu sebeple, Hz. Hatice’den onu kendisine bağışlamasını istedi. Muhterem zevceleri, Pey­gam­be­ri­mizin bu arzu­sunu yerine getirdi.
Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, onu alır almaz azat etti.[2]
Her zaman hürriyeti benimseyen ve seven bir büyük insandı o... Her ya­şında insanlara, onların vazgeçilmez hak ve hürriyetlerine son derece hürmet­kâr ve riayetkârdı. Fani hayatının son ânına kadar bu eşsiz ulvî duygusu ve hasleti her zaman ke­mâl derecesinde tecelli edecektir!
Zeyd, belirttiğimiz gibi, henüz küçük bir çocuktu.
Ebeveyni, onun nereye götürüldüğünü, kime satıldığını bil­mi­yor­du. Harise ailesi, çocukları için her gün gözyaşı döküyordu.
Babası Harise, evde duramaz olmuştu. Diyar diyar dolaşıyor, sormadık ka­bi­le ve uğramadık yurt bırakmıyordu. Biricik oğlu Zeyd için şiirler söylene söy­lene geziyordu.
Küçük Zeyd ise, sanki anne babasını unutuvermişti. Mesut ailenin saadeti onun da yüksek ruhunu olanca gücüyle sarmış ve adeta onun ayrılmaz bir par­çası haline gelmişti. Rahatı yerindeydi, Kâinatın Efendisiyle kaynaşmıştı. Onun şefkatli kanatları arasında mesuttu, sevinçli ve huzurlu idi.

Zeyd’in Yeri Tespit Edildi!

Günün birinde Kelb kabilesinden birkaç kişi, Kâbe’yi ziyarete geldi. Bu ara­da, Zeyd’i gördüler ve kendisiyle sohbet edince de tanıdılar.
Babasının, annesinin durmadan kendisi için gözyaşı döktüklerini, hasretiyle yanıp tutuştuklarını Zeyd’e anlattılar.
Fakat Zeyd, gayet sâkin ve rahat idi. Anne şefkati ve baba sevgisinden daha ulvî ve kutsî şeylere mazhar olmanın gönül rahatlığı içinde, onlara cevabı şu oldu:
“Annemin babamın benim için gözyaşı döktüklerini biliyorum. Sadece siz­den, şu söyleyeceklerimin onlara ulaştırılmasını istiyorum:
“‘Ben, her ne kadar uzaklarda bulunuyor isem de, kavmimle haber gönder­dim ki hac merasimi yapılan belli yerler yanındaki Beytullah’ta oturuyor, hiz­met ediyorum. Artık aradığınızı elde etmek için son gücünüzü harcamaktan, uzun uzun yollar katet­mek­ten, develeri yeryüzünde koşturup durmaktan vaz­geçin! Allah’a hamdederim ki ben şimdi, öyle hayırlı, öyle şerefli bir aile içinde bu­lu­nu­yo­rum ki Maad’ın sulbünden —uludan uluya geçerek gelmiş olan— en şerefliler, bu ailedendir!’”[3]
Bu haberi alan Harise, kardeşi Kâ’b’la birlikte yanına fazla miktarda akçe de alarak Zeyd’i kurtarmak için derhal Mekke’ye geldi. Sorup soruşturup Resûl-i Ekrem Efendimizi buldu ve “Ey Ku­reyş Kavminin Efendisi, efendisinin oğlu! Siz, Harem halkı ve Harem-i Şerif’in komşususunuz! Beytullah’ın yanında esir­lerin esaret bağlarını çözer ve karınlarını doyurursunuz!” diye konuştuktan sonra, asıl maksadını şöyle arz etti:
“Yanında bulunan oğlumuz için sana geldik. Sen bizi memnun ve râzı ede­cek bir fidye-i necat [kurtuluş akçesi] iste; biz sana onu verelim, oğlumuzu ser­best bırak!”
Nebiyy-i Ekrem, “Oğlunuz kimdir?” diye sordu.
“Zeyd b. Hârise...” dediler.
Pey­gam­be­ri­miz, “Bundan başka bir istediğiniz var mı?” dedi.
Onlar, “Hayır, başka isteğimiz yok” cevabını verdiler.
Bunun üzerine, Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Zeyd’i çağırın! Dilediğini yap­makta serbest bırakın! Eğer, sizi tercih ederse fidye-i necat almaksızın o sizin­dir, alın götürün; yok, eğer be­ni tercih ederse vallahi ben, beni tercih edene, kimseyi tercih et­mem!”[4]diye konuştu.
Harise ve kardeşi, Efendimizin bu konuşmasından memnun oldular ve “Sen” dediler. “Bize karşı çok insaflı davrandın!”
Huzura gelen Zeyd’e Efendimiz, “Şunları tanıyor musun?” diye sordu.
Zeyd, “Evet, tanıyorum” dedi.
Pey­gam­be­ri­miz tekrar, “Kimdir onlar?” dedi.
Zeyd, “Bu babamdır, şu da amcamdır” cevabını verdi.
Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Zeyd’e, “Sen, benim kim olduğumu öğrendin. Sana olan şefkat ve sevgimi de gördün. O halde ya beni tercih et, ya­nımda kal; ya onları tercih et, git” diyerek, onu tercihinde serbest bıraktı.
Zeyd’in cevabı şu oldu:
“Ben hiçbir kimseyi sana tercih etmem! Sen, benim için an­ne ve baba ma­kamındasın!”
Oğlunun bu cevabı karşısında şaşıran ve sarsılan baba Harise hiddetle, “Ya­zık­lar olsun sana!” dedi. “Demek ki sen kö­leliği; hürriyete, anne babana, amca­na ve ev halkına tercih edi­yorsun!”
Fakat Zeyd, babasıyla aynı kanaatte değildi. “Babacığım!” dedi. “Ben, bu zât­tan öyle şeyler gördüm ki kendisine hiçbir zaman bir kimseyi tercih ede­mem!”[5]
Küçük Zeyd böylece Resûl-i Ekrem Efendimize olan sa­dâkat ve bağlılığını is­patlamıştı. Kader, ona nurlu ve parlak bir istikbâl hazırlıyordu. Bu hali, onun ilk müjdesiydi.

Efendimizin, Zeyd’i Evlat Edinmesi!

Peygamber Efendimiz, Zeyd’e bu eşsiz bağlılığın mükâfatını ver­mede ge­cikmedi. Hemen elinden tutarak, onu Ku­reyş’in oturduğu Hıcır mahalline gö­türdü ve halka şöyle hitap etti:
“Ey hazır bulunanlar! Şahit olunuz ki bundan böyle Zeyd, benim oğlum­dur. Ben ona vârisim, o da bana vâristir.”
Mekkeliler, birini evlat edinmek istedikleri zaman böyle yaparlardı. Efen­dimiz de onların bu âdetlerine uyarak, Zeyd’i böylece ken­disine evlat edinmiş oldu.
Peygamber Efendimizin bu güzel davranışı, şaşkın ve dalgın duran Ha­ri­se’nin mahzun gönlünde sevinç rüzgârı estirdi: Demek ki oğlu emin bir elde bu­lunuyordu!
Gönül huzuru içinde Harise, oğlunu Kâinatın Efendisinin yanında bıraka­rak yurduna döndü.[6]
Bundan sonra, Mekke’de herkes Zeyd’i, “Muhammed’in oğlu Zeyd...” diye çağırmaya başladı.
Efendimiz, peygamberlik vazifesiyle memur edilip vahiy gelmeye başla­yınca, evlatlıkların kendi öz babalarının adlarıyla çağrılmaları emredildi.[7]Bu­nun üzerine Hz. Zeyd, babasının ismiyle, “Harise oğlu Zeyd” diye çağrıldı.
Bu konuda ayet-i kerimede meâlen şöyle buyrulur:
“Evlatları, babalarına nisbet ederek çağırın! Allah katında, bu, daha doğru­dur. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar dinde kar­deşleriniz ve dostlarınız­dırlar (Kendilerini “kardeşim” veya “dostum” diye çağırın).[8]
Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (r.a.), bu hususu şöyle ifade etmiş­tir:
“Biz, ‘Evlatları babalarının adıyla çağırın’ ayeti ininceye ka­dar Zeyd’i ‘Ha­ri­se oğlu Zeyd’ diye değil, ‘Muhammed oğlu Zeyd’ diye çağırırdık.”[9]
Ayrıca bu ayetle, evlatlıkların, evlat edinen kimseye vâ­ris olma­sı hükmü de ortadan kaldırıldı.
Hz. Zeyd, Efendimize peygamberlik vazifesi verildikten sonra, Hz. Hatice ve Hz. Ali’yi müteakip derhal İslam’ın sînesine koşacak ve “üçüncü Müslü­man” olma şerefine ere­cektir.
Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Zeyd’i fazlasıyla severdi. Za­man zaman ken­di­sine, “Ey Zeyd! Sen, kardeşimiz ve azat­lımızsın”[10]diyerek iltifatta bulu­nur­du.
Resûl-i Ekrem, daha sonra çok sevdiği bu büyük insanı, dadısı Ümmü Ey­men’le evlendirecektir ve bu evlilikten yine çok sevdiği ve çoğu zaman terki­sin­de taşıdığı Üsame Hazretleri dün­yaya gelecektir!

Kaynak; [1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 497; İbn Esir, Üsdü’l-Gabe, c. 2, s. 224; İbn Hacer, el-İsabe, c. 1, s. 563.,[2] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 264; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 497.,[3] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 41; İbn Esir, a.g.e., c. 2, s. 225; İbn Hacer, a.g.e., c. 1, s. 523.,[4] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 42; İbn Esir, a.g.e., c. 2, s. 225; İbn Hacer, a.g.e., c. 1, s. 523.,[5] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 42; İbn Esir, a.g.e., c. 2, s. 225.,[6] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 42; İbn Esir, a.g.e., c. 2, s. 225; İbn Hacer, a.g.e., c. 1, s. 563.[7] Ahzab, 5, 40.,[8] Ahzab, 5.,[9] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 43; Buharî, Sahih, c. 3, s. 174; Müslim, Sahih, c. 3, s. 131.,[10] Buharî, a.g.e., c. 3, s. 303.,Yazar: Salih Suruç, http://www.resulullah.org/

Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Hayatı Gençlik Yılları, ticaret hayatı, Hz Hatice Anamızla Evliliği


PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN HAYATI
(3. BÖLÜM)
Peygamberimiz (s.a.v)'in Hz. Hatice (r.a)' ile Evlenmesi
 
 
Hz. Hatice, Kâinatın Efendisini çocukluğundan beri tanıyor­du. Ticaret mal­la­rının başında Şam’a göndermesi ise, onu daha da yakından tanımasına vesile olmuştu.
Dul olan Hz. Hatice o sırada, Ku­reyş kadınları arasında soy sop, şeref ve zen­ginlik bakımından en üstün mev­kiye sahip bulunuyordu. Aynı zamanda, Cenab-ı Hak, Ce­mîl ismiyle, pek az kadına nasip olacak bir güzelliği de kendi­sine ihsan etmişti.
O âna kadar, kabilesinden birçok kimse evlenmek için kapısını çalmış ise de, o bunların hiçbirini kabul etmemişti.[1]Adeta, evlen­me­yi düşünmüyor gi­biydi.
Ne var ki kader şimdi karşısına bambaşka bir şahsiyet çıkarmıştı: Ruhun­daki güzellikler yüzüne aksetmiş, gönlündeki sevgi simasında tebessüme kal­bolmuş, zihnindeki derin düşünce dışarıya ciddiyet ve samimiyet şeklinde tezahür etmiş müstesna bir insan...
Daha önce bütün Ku­reyş büyüklerinin evlenme teklifini reddeden ve adeta evlenmek fikrini zihninden atmış bulunan Hz. Hatice, bu eşsiz insanla daha ya­kından tanışınca, bu fikrinden vazgeçti.
İlâhî kader, bu iki insanın kalbini birbirine ısındırmayı takdir et­mişti. Her şeye rağmen Ku­reyş’in ileri gelenleri ve zenginleri, kaderin çizmiş olduğu bu programı bozamamışlardı.

Hz. Hatice’den Gelen Teklif

Evlenme teklifi, bizzat Hz. Hatice’den geldi. İffeti ve namusunu koruması se­bebiyle Câhiliyye devrinde bile tertemiz kadın manasına gelen “Tâhire” la­ka­bıyla anılan Hz. Hatice’den...
Teklifi getiren, Hz. Hatice’nin yakın arkadaşı Münye kızı Nefîse ile Pey­gam­be­ri­miz arasında şu konuşma geçti:
“Ey Muhammed! Seni hangi şey evlenmekten alıkoyuyor?”
“Elimde evlenecek kadar para yok!”
“Eğer bu temin edilse ve sen, mala, güzelliğe, şeref ve denkliğe çağrılsan icabet eder misin?”
“Kimdir bu?”
“Hüveylid’in kızı Hatice...”
“Ama, bu nasıl olabilir?”
“Orasını ben bilirim!”
“O halde, dilediğini yaparım.”[2]
Nefise, sevinç içinde, Kâinatın Efendisiyle konuştuklarını, gelip Hz. Ha­tice’ye iletti.
Hz. Hatice’nin sonsuz memnuniyeti, yüzündeki tebessümlerden okunu­yor­du. Nefise’yle birlikte sevinç ve memnuniyetlerini yaşadıktan sonra, Pey­gam­be­ri­mize, “Ey amcam oğlu! Sen, benim akrabam olduğun,[3]kavmin için­de şerefli, güvenilir kimse, güzel huylu, doğru sözlü bu­lunduğun için seninle ev­len­meyi arzu ediyorum” diye haber gönderdi.[4]
Teklifi alan Efendimiz, durumu amcası Ebû Tâlib’e bildirdi.
Ebû Tâlib, teklifi tahkik etti. Hz. Hatice’nin böyle bir evliliği arzu ettiğini, biz­zat kendisinden öğrendi.

Düğün Merasimi

Düğün merasiminin tarihi, bizzat Hz. Hatice tarafından tespit edildi. Mera­sim de onun evinde yapılacaktı.
Tespit edilen tarihte, Resûl-i Ekrem Efendimiz, amcaları, hala­ları ve Hâşi­moğullarının ileri gelenlerinden bazılarıyla birlikte Hz. Hatice’nin evine geldi.
Güzel bir düğün merasimi için gereken her şey, bizzat Hz. Hatice tarafın­dan temin edilmişti. Koyunlar kesilmiş, yemekler hazırlanmıştı.
Yemekler yendikten sonra, âdet olduğu üzere sıra, iki taraf büyüklerinin ko­nuşmasına geldi. Hz. Hatice’nin babası, Ficar Harbi’nde ölmüştü. Bu sebeple onu temsilen merasime, amcası Amr b. Esed katılmıştı.
Geleneğe göre, ilk konuşmayı yapmak üzere Ebû Tâlib ayağa kalktı ve şöyle dedi:
“Allah’a hamdolsun ki bizi, İbrahim’in zürriyetinden, İsmail’in sulbünden, Maad’ın mâdeninden, Mudar’ın aslından vücuda getirdi. Bundan sonra, asıl maksada gelir ve derim ki:
“Kardeşimin oğlu Muhammed b. Abdullah; ki akrabanız olduğu malûmu­nuzdur. Onunla Ku­reyş’ten hiçbir genç tartı­lamaz, ölçülemez! Bu, şeref ve asâ­letçe, akıl ve faziletçe onların hepsinden üstün gelir!
“Gerçi, malı azdır. Fakat mal dediğin nedir ki? Geçici bir gölge, bir perde, alınır verilir iğreti bir şey!
“Allah’a yemin ederim ki bundan sonra onun mertebesi daha da büyüye­cek, daha da yükselecektir!
“Şimdi o sizden, kızınız Hatice’yi zevceliğe istemekte, muaccel ve müeccel mehir olarak da yirmi erkek deve vermeyi taahhüd etmektedir.”
Ebû Tâlib konuşmasını bitirince de, Hz. Hatice’nin amcasının oğlu Varaka b. Nevfel ayağa kalktı ve şöyle konuştu:
“Allah’a hamdolsun ki bizi de, anlattığın gibi yarattı; say­dıklarından daha fazlasıyla bize üstünlük verdi. Biz de sizinle hısımlık kurmak ve şereflenmek istiyoruz!
“Ey Ku­reyş topluluğu! Şahit olunuz ki ben, Huvey­lid’­in kızı Hatice’yi, şu kadar mehirle Muhammed b. Abdullah’­la ev­lendir­dim!”
Varaka b. Nevfel konuşmasını bitirdikten sonra, Ebû Tâlib, Hz. Hatice’nin am­cası Amr b. Esed’in de muvafa­ka­tı­nı istedi. Amr da ayağa kalkarak, “Ey Ku­reyş topluluğu! Şahit olunuz ki ben de Muhammed b. Abdullah’a Hüvey­lid’­in kızı Hatice’yi nikâladım!” diye konuştu.
Böylece, Kâinatın Serveri Efendimiz ile Ku­reyş kadınlarının, ne­seb, şeref ve zenginlik bakımından en üstünü bulunan Hü­vey­lid’­in kı­zı Hz. Hatice-i Kübra zevc-zevce ilan edilmiş oldular. O sırada Resûl-i Ekrem Efendimiz yirmi beş, Hz. Hatice ise kırk yaşlarında bulunuyordu. Evlilikleri Milâdî tarihle 595 yılına rastlıyordu. Yani, Efendimizin nübüvvetinden on beş yıl önce...
Bundan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, muhterem zevcesini alarak Ebû Tâlib’in evine geldi. Burada velime, yani düğün cemiyeti yaptı; iki deve kesti­re­rek halka yemek ziyafeti verdi.
Ebû Tâlib de, bu mesut hadisenin hatırı için develer kestirdi ve halka ye­mek­ler yedirdi. Sonra da, Pey­gam­be­ri­mizle âilesini evine davet etti.
Onları karşılamaya çıktığında, sevinç gözyaşları arasında Allah’a hamdedi­yor­du: “Hamdolsun Allah’a ki bizden bütün üzüntüleri yok etti!”
Efendimiz ile ona ilk hanım olma şerefini kazanmış bulunan Hz. Hatice, Ebû Tâlib’in evinde ancak birkaç gün kaldılar. Sonra tekrar Hz. Hatice’nin evi­ne döndüler. Artık mesut hayatlarını burada geçireceklerdi.
Kâinatın Efendisi Pey­gam­be­ri­miz, kendisine “Hatice-i Küb­ra” de­diği bu asil ve tâhire kadın hayatta olduğu müd­detçe baş­ka bir ka­dınla evlenmedi.[5]Her türlü teselliyi ve en parlak saa­deti bu huzurlu evinde buldu.
Peygamber Efendimize, babasından miras olarak pek bir şey kalmamıştı. Uzun zamandır himâyesinde bulunduğu Ebû Tâlib ise, fakir ve zaruret içinde idi. Bu bakımdan, Hz. Hatice’yle evleninceye kadar bin bir meşakkat ve zah­met içinde hayat sürmüştü.
Hz. Hatice’yle evlendikten sonra, onun servetini ticarette kullandı ve bir de­rece genişliğe kavuştu. Fakat zevcesi bol ser­vet sahibi iken o yine israfa, göste­riş ve lükse kaçmadı. Eski mütevazı ve sâde hayatına yakın bir yaşayışı devam et­tirdi. Üstelik, dünya malına da kalbinde yer vermiyordu. Onun o yüce ru­hu­nu bambaşka ulvî ve kutsî duygular istilâ etmişti. Dünya ve içindekilerin mu­habbeti, o ulvî duyguları söküp atmaya hiçbir zaman muktedir olamı­yor­du.
Daha sonra, Hz. Hatice-i Kübra’dan, Resûl-i Ekrem Efen­dimizin sırasıyla Kà­sım, Zeyneb, Rukiyye, Fâtıma, Ümmü Gülsüm, Abdullah adında altı çocuğu oldu. Oğlu Abdullah, Tayyib ve Tâhir isimleriyle de anılırdı.[6]
Bu mesut aile yuvasında Kâinatın Efendisi ile Hz. Hatice, en ulvî duygu­larla birbiriyle kaynaşmışlardı. Âlî yuvasında hâkim olan, karşılıklı emniyet, sa­mimi hürmet ve muhabbet idi. Hz. Hatice, Kâinatın Efendisi kocasından on beş yaş büyük ol­masına rağmen, yüce şahsiyetinden dolayı kendilerine karşı son derece nâzik, duygulu ve itinalı davranıyordu. Peygamber Efendimizin şe­refli hanımına karşı muhabbeti de fazlaydı. Öyle ki vefatından sonra bile hiçbir vakit muhabbetini kalbinden atmadı, gönlünün en mûtena köşesinde ebedî be­raberliğe kadar sakladı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Hatice’nin kerem­kâr­lı­ğı­nı, hayırseverliğini ve kendisine yaptığı büyük yardımı her zaman ya­d e­derdi. Bu yad ediş, Hz. Âişe validemize, “Hatice-i Kübra’­dan başka, Nebiyy-i Ekrem’in zevcelerinden hiçbi­rini kıskanmadım!”[7]dedirtecek ve onun kıskançlık damarını tahrik edecek ka­dar fazla idi.
Nasıl yâdetmezdi ki? Yedi çocuğundan biri hâriç diğerlerinin annesi o idi. Herkes ona düşman iken, ona dost elini uzatan, o idi. Her türlü ızdırap ve sı­kıntı karşısında kendisini teselli eden, o idi. Herkesin ona arka çevirdiği bir zamanda yanı­ba­şından ayrılmayan, o idi.
Elbette, böylesine yüksek duygu ve meziyetler sahibi zevcesini, Peygamber Efendimiz hiçbir zaman unutmayacak ve onu her zaman hayırla yad edecekti.

Kaynak; [1] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 201; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 131.,[2] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 131.,[3] Baba tarafından Hz. Hatice’nin soyu Peygamberimizin baba tarafından dedesi olan Kusay’da bir­leştiği gibi, annesi tarafından da soyu yine Resûl-i Ekrem Efendimizin baba tarafından dede­si olan Lüey’de birleşir.,[4] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 200-201; Taberî, Tarih, c. 2, s. 197[5] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 201.,[6] Ebu’l-Kàsım Abdurrahman es-Süheylî, Ravdu’l-Ünf, c. 1, s. 214.,[7] Müslim, Sahih, c. 7, s. 133.,Yazar: Salih Suruç ,http://www.resulullah.org/